Dusler Sokagi
Üye Girişi | Üye ol | Üye Arama | Üyelik Problemleri
Ana Sayfa
Sen ne yapiyorsun ?
boşluk
   Cevap Ekle  
Toplam Cevap: 34
Forumlar >> Okuma >> Günlük gazete makaleleri... boşluk
Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
Kutudaki yazılı sayfaya git -->
Yazar Günlük gazete makaleleri...
online Dert Ortağı
Moderatör
Mesajlar: 14987

66817
NY Times'tan çirkin yorum: Volkan Demirel mağara adamı

Avrupa Şampiyonası'nda Milli Futbol Takım'ımızın Çek Cumhuriyeti karşısındaki tarihî galibiyeti dünya basınında genelde övgü ve saygıyla karşılanırken, hazımsızlık ve ırkçılık kokan bir haber dikkat çekti.

Zaman Gazetesi'nin haberine göre; New York Times ve refiki International Herald Tribune'un web sitesinde Rob Hughes imzasıyla yayınlanan haberde, milli kalecimiz Volkan Demirel, maçın sonunda yaptığı faul nedeniyle 'mağara adamı'na benzetilirken, 'Türkler zafer anında bile rezilliği tasvip etti.' denildi. Haberde Fatih Terim'in saha kenarından hakemin verdiği kartlara itirazları 'sert taktiklerin onun emriyle gerçekleştirildiği izlenimi verdiği' şeklinde yorumlanırken, Türklerin neden Koller'i faul hedefi yaptığı analiz edildi. Oyuncu değişikliğine geç izin verip Milli Takım'ın ikinci golü yemesine sebep olan dördüncü hakem ise 'Terim zavallı dördüncü hakeme yine bağırdı' cümlesiyle savunuldu. Kaleci Volkan'ın oyundan atılması ile ilgili kısım ise tam olarak şöyle: 'Hakem, kaleci Volkan'ı mağara adamı şiddetiyle bir rakibi yere fırlatmasından dolayı oyundan atmakta tamamen haklıydı. Türkler, zafer anında bile rezilliği tasvip etti.'


http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=msnSonDakik

17-06-2008 14:07 | cevapla | Şikayet Et!
offline Bulut
Mesajlar: 6000

67938
Fatih Terim'e açık mektup!..

Sevgili Hocam,
Çek mucizesini fırsat bilip gene medyaya saldırmış, ağzına geleni söylemişsin..
İnan yakışmıyor.. İnan, seni, senin insan değerlerini fena halde küçültüyor..
Yapma..
Bu yaşa geldin, bu tecrübeye ulaştın. Olgunlaş artık.. Eleştirileri sükunetle dinlemeyi, vereceğin yanıt varsa, gene sükunetle karşılık vermeyi artık öğrenmelisin. Yanıtın yoksa susup, söylenenlerden yararlanmayı denemelisin..
O zaman öyle büyürsün ki, "İmparator" lafı yetmez seni tarif etmeye..
Hayatta en sevdiğim insanlardan biri olduğunu gayet iyi biliyorsun.. Terim ailesi, benim ikinci ailem gibidir. Fulya Terim, sevdiğim kadar saydığım, hayran olduğum, örnek gösterdiğim insandır, kadındır, eştir. Teknik Direktör olarak değerini her zaman söylerim.
Şüphen var mı?.
Ama seni eleştiriyorum.. Hem de en ağır şekilde eleştiriyorum.
Çünkü bu benim işim..
Senin bir işin var Hocam.. Bu işinde, benim hatrım için, beni sevdiğin için, düşündüklerinin dışında bir şey yapman mümkün mü?..
Hıncal'ın hatrı için kadroya adam çağırıp, 11 e koyman, Hıncal'ın hatrı için takımı düşüncen dışında bir taktikle oynatman söz konusu olabilir mi?.
Ben de ayni şeyi yapıyorum işte.. Seni ve Terim ailesini sevmem ve saymam, düşündüklerimi yapmamı ve yazmamı engellemiyor.
Sen işini yapıyorsun Hocam.. Ben de işimi..
Senin işin yapmak.. Benimki eleştirmek..
Senin işin zor. Sorumluluğu büyük.. Benimki kolay.. Sorumluluğu, seninki ile mukayese edilirse, yok denecek kadar az..
Bu yüzden zaten, senin maaşın benimkinin on misli..
Ama hamama giren terler hocam..
Ülkenin en gergin olduğu günlerde, her şeyi unutturup bir zafer kenetlenmesi yaratacak, hatta euroyu, doları düşürüp, borsayı yükseltecek bir maçı oynayan takımın başındaysan, üzerinde 70 milyon çift göz varsa, terleyeceksin de..
Çek maçı sonrası söylediklerin sana hiç yakışmadı.. Tepkileri de gördün zaten..
Sen böyle olunca, tetikçin Emre'nin yaptıklarına da şaşmadım tabii.. İmam sen olunca, Emre daha neler yapacaktır..
Sevgili Hocam,
Bu ülkede bir spor yazarları var, bir de skor yazarları.. En iyi bilenlerdensin.. Skor yazarları, yazılarını son üç dakikanın ardından yeniden yazdılar.
Ama spor yazarlarının düşüncesi hiç değişmedi.
Sana yönelik eleştirilerimiz aynen devam ediyor.. Çünkü sen hiçbirine henüz yanıt vermedin.,
Karşı saldırıya geçmek, içi boş laflarla demagoji yapmak, yanıt değil..
Örneğin Portekiz maçında o garip takımı niçin yaptığını açıkladın mı bir yerde?.. Arda'yı hangi düşünce ile kenarda tuttuğunu izah ettin mi birisine..
Ya da hiçbir hazırlık maçında denemediğin o ayıp, o utanç verici oynama değil, oynatmama taktiğine neden ve nerden vardığını anlattın mı, kamuoyuna?.
Dünyanın en iyi kalecilerinden Cech o topu elinden kaçırmasa nerdeydik, sorusunu yanıtladın mı mesela?.
Hocam, ya sorulara yanıt vereceksin, ya da susacak ve düşüneceksin..
"Eleştirenler ne demek istiyor, bu dediklerinden yararlanabilir miyim" diye..
O zaman ortaya öylesine bir Fatih Terim imajı çıkar ki, şaşar kalırsın..
O zaman öylesine sevilen ve sayılan bir heykeli dikilesi Fatih Terim yaratırsın ki, aklın durur.
Fatih Hocam,
Klasik laftır.. Durmuş saat bile günde iki kez doğruyu gösterir.. En azılı Fatih Terim düşmanlarının dediklerinden bile yararlanmayı başarır, kendini bu ulaşılması zor düzeye taşıyabilirsen, o gün anlayacaksın, o gün göreceksin bu mektubumla sana ne kadar büyük dostluk yaptığımı..
Gözlerinden öper başarılar dilerim..
Sevgilerimle,
Hıncal.

Sabah

19-06-2008 14:11 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

Kayıp kabile





Hatırlarsınız, bundan kısa bir süre önce Amazon’da kayıp bir vahşi kabilenin fotoğrafları yayınlanmıştı yazılı ve görsel basında. Dünya basınından gelen fotoğraflar bizde de hayli ilgi görmüştü.
İddiaya göre Brezilya-Peru sınırında yaşayan ve ağırlıklı olarak savaşçılardan oluşan bir kabileydi bu. Dünyanın geri kalanında neler olup bittiğini bilmeyen, 11 Eylül sonrası dünya düzenine kafa yormayan, Çin’deki depremden ya da Afrika’daki açlıktan bihaber, masum ve ‘ilkel’ bir insan topluluğu keşfedilmişti. Teknolojiyle tanışmamış, medeniyet tarafından bozulmamış bu kabile işte en ilkel ve saf halleriyle yaşamaktaydılar. İddialar çarpıcı fotoğraflarla da desteklenince tüm dünya ilgi gösterdi bu habere.



Bu fotoğraflar üzerine uzmanlar oturup yorumlar yaptılar. Keza aralarında en büyüklerin de olduğu haber ajansları programlar hazırladılar. Gerek internette gerekse yazılı ve görsel basında kaybolan kültürler ve kapitalizm tarafından hoyratça ezilen kabileler üzerine tespitler yapıldı. Peki ya sonra: Bilmem hadisenin devamını takip ediyor musunuz? Bu hafta ortasında, fotoğrafı dünya basınına dağıtan ajans ile fotoğrafçı bir açıklama yapıp, ‘aslında tam olarak hakikati yansıtmadıklarını’ dile getirdiler.



Birazcık çarpıtmışlardı hakikati. Ama tamamen iyi niyetle. Fotoğrafçı Jose Carlos Meirelles, fotoğraflarında bir sahtekarlık olmadığını, hepsini bizzat kendisinin çektiğini belirttikten sonra, ortada bir kabile olduğunu ancak tam olarak ‘kayıp’ sayılamayacağını itiraf etti. Tam tersine bu kabile 1910 senesinden beri bilinmekteydi. Çeşitli zamanlarda çeşitli araştırmacılar tarafından incelenmişti üstelik. Gerek ajans gerekse fotoğrafçı bir pembe yalan söylediklerini, bunu yapmaktaki maksatlarının yerli kabileleri bekleyen tehlikelere dikkat çekmek olduğunu söylediler. İlginçtir, (kendisi de kabileyi ‘orijinal’ zannedip yayınlayan) yahoo haber sayfalarının iddiasına göre, kabilenin resimlerini yayınlamak konusunda birbirleriyle yarışan haber ajansları ya da yayın organları haberin kısmen de olsa yalanlandığını vermek hususunda ağır davranıyorlar.



Eğer öyleyse belki de mesele haberin yalanlanıp yalanlanmaması değil. Mesele hayallerimizin zedelenmemesi. Kim bilir belki de çoğumuz alttan alta, hani orada bir yerlerde, adeta bir başka zaman diliminde, kendi yağıyla kavrulup giden kayıp bir kabilenin olduğuna inanmak istiyoruz. Gidip de göreceğimizden değil, aklımıza takacağımızdan değil elbette, ama ismi de cismi de güzel geliyor kulağımıza, varlığı hoş bir masal adeta. Filmlere, romanlara, çizgi romanlara bir bakın. Edebiyattan siyaset felsefesine kadar uzanan bir merak ütopyalar. Yüzyıllardır devam eden bir eğilim. İnsanlığın içinde dinmeyen bir özlem bu ‘öte diyar hasreti’. Gitmesek de, görmesek de var olduğunu bilmek istiyoruz o başka hayatın ya da hayatların. Orada bir yerlerde, el değmemiş, katiyyen keşfedilmemiş ve dolayısıyla kirlenmemiş bir başka hayat, bir başka sosyallik biçimi mümkün olsun istiyoruz. ‘O ilkeller’ ile ‘biz uygarlar’ı kıyaslamak ve bu kıyaslama üzerinden kendi doğrularımıza biraz daha inanmak için. Amazon ormanlarında kayıp bir kabilenin yaşadığına inanmak çocukluk masallarımızdaki perili-saraylı-kaleli dünyalara inanmak gibi. Birkaç resim ve kelime yetiyor hayal gücümüzü ateşlemeye. Sizi bilmem ama ben kızamıyorum bu fotoğrafla dünya basınını az biraz kandıran fotoğrafçıya!










ELİF ŞAFAK



29 Haziran 2008


30-06-2008 18:08 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

Gençleşemeyen Avrupa ve genç Türkiye





İkinci kez anne olmaya hazırlanmamın bu durumla ilgisi var mı bilmem ama dünyadan gelen nüfus haberlerini dikkatle takip ediyorum nicedir.
Hangi ülkede nüfus artıyor, nerelerde tehlikeli biçimlerde inişe geçmiş merakla inceliyorum. Bilhassa Avrupa'da çalan tehlike çanları ilgi çekici, düşündürücü. Yaşlı kıta olarak bilinen Avrupa kıtası hızla ve görünür biçimde yaşlanıyor, yeni kuşaklar arasında doğum oranları düşüyor. Kuzey Avrupa ülkeleri ve Almanya bir süredir nüfusun yeterince artmamasından muzdaripti, malum. Ama şimdi ilk defa Güney ve Doğu Avrupa'da doğum oranları 1,3'ün altında kaldı. Bu oran önümüzdeki 45 sene içinde son derece ciddi toplumsal, ekonomik ve siyasi değişikliklere yol açabilecek nitelikte ve vahamette.

Düşünün, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa nüfusu dünya nüfusunun 12,5'ini temsil ediyordu. Bugün bu oran 7,2'ye düşmüş durumda. Avrupa kıtasının aldığı tüm göçlere, göçmenlere rağmen. 2050 senesinde dünya nüfusunun sadece yüzde beşi Avrupalı olacak. Mesela İtalya gibi tipik bir Güney Avrupa ülkesinde ortalama bir ailenin iki çocuğu vardı, bundan çok değil kırk-elli sene evveline kadar. Şimdilerde bu oran 1,3. Pek yakında 1 olması bekleniyor. Yani ortalama her ailede bir çocuk.

Aslında Avrupa kıtası genelinde üç ana eğilimden söz etmek mümkün. Bir tarafta eski komünist ülkelerdeki nüfus değişimi var. Mesela Bulgaristan. Nüfusunun 8 milyondan 5 milyona düşmesi bekleniyor. (Sovyetler Birliği de dahil olmak üzere pek çok eski komünist ülkede nüfus düşmekte). İkinci kategoride Almanya ve Avusturya var. Onlar başlı başına ayrı birer vaka. Buralarda çocuk sahibi olmamayı seçen, yani baştan bu tercihi yapan evli kadın ve erkek oranı hayli yüksek (kadınlar arasında yüzde 28). Avrupa genelinde görülmeyen bir durum bu. Almanya'da kadınlar anne olmak istemiyor. Bir de üçüncü eğilim olarak Akdeniz ülkelerindeki düşüş ele alınıyor. Bilhassa İtalya, İspanya ve Yunanistan, Avrupa kıtası içinde ailenin daha ön planda olduğu ülkeler olarak bilinirdi. Ancak şimdi buralarda da ciddi bir nüfus azalması söz konusu. Uzmanları kaygılandıran temel gelişmelerden biri bu. Bir yandan da Avrupa'nın bu genel gidişatına hiç uymayan bir başka istatistik var: Göçmenler arasındaki nüfus artışı. Bilhassa Müslüman ya da Katolik göçmen toplulukları arasında nüfus düşmek bir yana, artıyor. Önümüzdeki dönem Avrupa'nın çehresini değiştirebilecek gelişmeleri beraberinde getirerek.

Siyasetçilerin, diplomatların ve günün haberlerini takip eden nice gazetecinin göz ardı ettiği nokta burada. Avrupa "olmuş bitmiş bir yapı ya da kalıp" değil. Avrupa aslında halen oluşmakta olan bir proje. Ucu açık, sonu belirsiz. Önümüzdeki elli sene Avrupa son derece ciddi toplumsal ve kültürel dönüşümlere sahne olacak. Bizleri de yakından ilgilendiriyor tüm bu dönüşümler. Bu arada Türkiye'nin kendi nüfus artış oranını azaltması, kaderciliğe değil bireye ve bireyin özgürce yetişmesine önem vermesi, gençlerine daha kaliteli, eğitim seviyesi daha yüksek ve daha çok seçenekli bir hayat sunabilmesi elzem. Eğer önümüzdeki elli sene içinde bunu yapabilirsek bu ülkenin yetiştirdiği gençlere Avrupa'nın da ihtiyacı olacak.






ELİF ŞAFAK

01 Temmuz 2008, Salı




01-07-2008 19:18 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

Askeri tahrik edenler, şimdi panikteler...





Ergenekon soruşturmasındaki son gözaltılar neden bir şaşkınlık meydana getirdi ve "ne oluyor?" sorusu aynı anda neden herkesin aklına düştü?
Çünkü çok önemli bir ilk yaşandı. Dokunulmaz kabul edilenlere dokunuldu.

Jandarma Genel Komutanlığı'ndan ve İstanbul 1. Ordu Komutanlığı'ndan emekli olmuş iki orgeneralin gözaltına alınmasına kimse ihtimal vermiyordu. Hatta bu iş emekli tuğgeneral Veli Küçük'te noktalanır diye düşünülüyordu. Darbe için epeydir uğraşan çevrelerde işte bu yüzden şaşkınlık, şoka dönüştü. Dilleri dolaştı. Başta Sayın Baykal, neredeyse ağızlarının söylediğini kulakları duymadı. Gün boyu askeri tahrik ettiler, "artık darbecilere de dokunulsun" diyenleri tehdit ettiler, hükümete, "sonun kötü olur" dediler. Hâlbuki basit bir soruya cevap aramalıydılar: Askerî lojmanlara, orduevlerine gidiliyor, gözaltılar oluyor. Fenerbahçe orduevinde em. Org. Eruygur'un ofisi aranıyor. Bunlar askere rağmen yapılabilir mi? Nitekim, Genelkurmay dün açıkladı: "Askeri tesislerde yapılan arama savcı katılımıyla asker tarafından yapıldı."

Ergenekon soruşturmasının geldiği en önemli nokta, Silahlı Kuvvetler'in, kendi içinde yanlışlara artık müsamaha göstermeme kararlılığıdır. Panikleyenler, bozgun psikolojisine girenler işte bu gerçek yüzünden şaşkın, üzgün ve çaresizler... Bu gerçek, Türkiye'nin demokratikleşme yürüyüşünde yeni bir kilometre taşıdır. Bir sivil olarak Sayın Baykal'ın, yargıya, Genelkurmay kadar saygılı davranmayışının ardında sahi ne var? Hele hele Sayın Baykal'ın, İstanbul'un büyük sermaye sahiplerine yönelik üstü örtülü tehdidinin anlamı ne? "İstanbul'un tuzu kuru çevrelerinin kulaklarına küpe olsun" derken ne demek istiyor? Ne yani büyük sermayenin içinde Ergenekon'a finansman sağlayanlar var da, CHP lideri; "sıra size de gelecek..." tehdidi mi yapıyor?

Manzara-i umumiye, 9 Mart (1971) darbesi için hazırlanıp da 12 Mart'ta okkanın altına gidenlerin durumunu hatırlatıyor. Değilse, bazı çevreler neden bu kadar panikte? Hitler, McCarthy hatırlatmaları neyin nesi? Neden canları bu kadar sıkılıyor? Siz değil miydiniz "Susurluk çözülsün" diyen? "Sonuna kadar gidilsin" diye bir dakika ışık söndüren?

Önümüzde tek bir soru duruyor: Demokrasi istiyor muyuz, istemiyor muyuz?

İstiyorsak, demokrasi düşmanlarının safında olamayız, onlara sahip çıkamayız... Nokta dergisi 2003 ve 2004 yılında dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Jandarma Genel Komutanı'nın içinde olduğu "Sarıkız" ve "Ayışığı" kod adlı darbe hazırlıklarını açıkladı. Üzerine gidilmedi. Darbe belgelerinin gerçek olduğu belgelendi. Yani üzerine mi yatılsın? İspanya, İtalya, Yunanistan, Güney Kore darbecileri mahkûm etti. Güney Kore ve Yunanistan'da hâlâ hapiste çürüyen darbeciler var. Türkiye'de kendisini devlet yerine koyan, hukuk tanımayan, kendilerine dokunulamayacağını söyleyenler görmezden mi gelinsin? İstenilen bu mudur? Bir zamanlar bir Başbakan, Susurluk için "fasa fiso" demişti. Fasa fiso neymiş o da gördü. Devlet çetelerden, hukuk dışı yapılanmalardan temizlenmeden bu ülkeye demokrasi asla gelmeyecektir. Yaşadığımız, Türkiye'nin demokrasi sınavıdır.

Netice olarak hepimiz sakin, soğukkanlı ve yargı sürecine saygılı olmalıyız. Özellikle askeri kışkırtanlar bu huylarından vazgeçsinler. İşte Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ, Başbakan'la yaptıkları son görüşmede, gözaltılar konusunun geldiğini iddia edenleri komploculukla suçlayıp, Silahlı Kuvvetler'in yıpratılmaması çağrısı yaptı. "Bu komplo teorileri Türk Silahlı Kuvvetleri'nin birlik ve bütünlüğüne, emir-komutasına zarar vermeye yönelik bazı amaçlara hizmet etmiyor mu?" diye sordu.

Askeri kışkırtanlar, demokrasinin kuyusunu kazmaya çalışanlar oyunlarının bozulmasından rahatsız oldular. Milleti ve onun iradesini hafife alanların sonu daima çıkmaz sokaktır. Er ya da geç...






HÜSEYİN GÜLERCE

03 Temmuz 2008, Perşembe

03-07-2008 19:24 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

Satıcı ulusalcı!




2007 yazını 367 krizinin hararetiyle geçirdik. Bu yaz ise Ergenekon operasyonu yaz rehavetine fırsat vermiyor. Olayı en sıkı takip eden ve bu yönüyle tarihe geçecek Taraf'ın tirajının neredeyse 100 bine dayanması ilginin en iyi göstergesi.
Operasyonun sıcaklığı kitap dünyasına da yansımış. Bir habere göre Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Şamil Tayyar'ın yazdığı Ergenekon kitabının satışı bir haftada yüzde 100 artmış. Küçük, Eruygur, Tolon ve Aygün gibi önde gelen ulusalcıların tutuklanması, ulusalcı çevrelerin başucu kitabı Çılgın Türkler'i de zirveden etmiş.

Yüzlerde, devlet adına hareket eden derinlerle yüzleşme adına şimdiye kadar gerçekleştirilen en büyük operasyon sayılan Ergenekon'un demokrasi adına bir yenilenmeye yol açacağı umudu var. Diğer yanda ise ulusalcı çevrelerin çürümüş yüzü.

Güya Cumhuriyet'i ve Atatürk'ü kurtarma adına insanları tahrik ederek SMS mesajlarıyla para toplayan Tuncay Özkan'ın ilk fırsatta davayı unutup kanalını satması örneğinde görüldüğü gibi maskeler bir bir düşüyor. Demokrasi karşısında aynı safta yer alan ulusalcı isimlerin ilk fırsatta nasıl birbirlerini sattığını ibretle izliyoruz.

Ergenekon terör örgütüne mensup olduğu için yurt dışı yasağı konularak, yargılanmak üzere serbest bırakılan Cumhuriyet yazarı Mustafa Balbay'ın, şimdi hapiste olan kankası Sinan Aygün'ün, Emniyet'te dudağından dökülen incileri aktarması ulusalcı kokuşmanın en güzel örneklerinden. İşte size sorgu sırasını bekleyen bir ulusalcı portresi: "Sinan Aygün'le yan yana oturduk. Gözlerini kapamış, kafasını duvara yaslamış, 'Beni başbakan yapacaklar, beni başbakan yapacaklar' diye mırıldanıyordu."

Şimdi öğreniyoruz ki, bir yandan esnaftan toplanan paralarla ayakta duran Ankara Ticaret Odası kaynaklarıyla AB'ye savaş açan Sinan Aygün, evinde 3,5 milyon Euro istif etmiş. Yani, gündüz AB karşıtlığı, gece kaynağı şaibeli Euro istifçiliği.

Eskiden sağ ya da sol bir davaya mensup insanlar, sorguda hayatları pahasına susarlardı. Bu bir erdem sayılırdı. Hapse düşmüş bu insanların hatıraları, böyle kahramanlık hikâyeleriyle doludur. Ama ulusalcı kampta, samimiyetsizlik paçalarından damladığı için onların böyle demode değerlerle işleri yok.

Balbay olayı, bu ahlakî çöküntünün bir örneğini daha gözler önüne serdi. Çevirdikleri dolaplar deşifre olduğunda, lahikalar manşetlere taşındığında veya kapalı kapılar ardındaki görüşmeler internete düştüğünde, "Dinleniyoruz. Bu işin ardında polisteki Fethullahçı yapılanma var" diye tezvirat yapanlar asıl dinlemeyi yapıyor ve birbirlerini bile dinletiyorlarmış.

Ergenekon'dan gözaltına alınıp bırakılan isimlerden biri olan Güler Kömürcü, 7 Mart tarihli "Gizli dinleme yapan hainler kim?" diye soruyordu: "Meçhul birileri, Türk Silahlı Kuvvetler'imizin dinlenmeye karşı kurduğu kalkan olan elektronik harp sistemlerinin başındaki komutanı 'GİZLİCE' dinledi ve vatanımızın, sizin güvenliğiniz üzerinde birinci dereceden tehdit oluşturarak, gizli dinlemeyle ele geçirdiği konuşmaları 'YouTube'da yayınlandı." Operasyon, Kömürcü'nün merak ettiği sorunun cevabını verdiği gibi bu işleri asıl kimin organize ettiğini de ortaya koydu. Çünkü Mustafa Balbay ile Jandarma İstihbarat Daire Başkanı emekli Tuğgeneral Levent Ersöz arasındaki görüşmenin kaseti, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Eryugur'un özel arşivinden çıktı.

Ulusalcı kokuşma bununla da sınırlı değil. Tutuklu Orgeneral Hurşit Tolon'un arşivinde, Yaşar Büyükanıt'ı bitirmek için hazırlanmış kişisel ve ailevî bilgilerinin yer aldığı dosya bulundu. Tolon Paşa belgeler için şu doyurucu açıklamayı yapmış: "Büyükanıt'la ilgili kişisel ve ailevî bilgilerin bulunduğu belgeler, Ege Ordu Komutanlığım sırasında kimin tarafından gönderildiğini bilmediğim belgelerdir. Özel kalem müdürüm tarafından rutin arşivleme sistemine tabi tutulmuş, emekli olunca da evime intikal ettirilmiştir." Genelkurmay Başkanlığı'na giden süreçte Büyükanıt'ı yıpratmak için düzenlenen SMS kampanyasının da Gülen'e mal edildiğini hatırlatmaya gerek var mı?

"Ülke elden gidiyor" maskesinin ardındaki gerçek fotoğraf çok net: Sinan Aygün için vatan, başbakanlık. Şener Eruygur için ise Genelkurmay Başkanlığı. Tuncay Özkan için ise kandırılmış Atatürkçülerin SMS'leriyle toplanan milyon dolarlar. Bu tabloda asıl merak ettiğim nokta, fikirlerine katılmasam da Burdur'un Yeşilova ilçesine bağlı bir köyde doğan bir Anadolu çocuğu Mustafa Balbay'ın bu fotoğrafı gördükten sonra neler hissettiği.






ABDÜLHAMİT BİLİCİ


09 Temmuz 2008, Çarşamba

09-07-2008 21:28 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

Ergenekon'da Danıştay sürprizi





Ergenekon soruşturmasında her türlü bilgi doğru yanlış süzgecinden geçmeden ortalığa saçıldı. Neler yok ki... Yeni darbe planından tutun, emekli Orgeneral Hurşit Tolon'un arşivinden çıkan Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'la ilgili çok özel belgelere kadar.
Bu kafaları karıştıran bilgi kırıntıları bile iddianamenin bir an önce yazılmasını zorunlu kılıyor. Uzun süredir Ergenekon soruşturmasına en büyük eleştiri, iddianamenin ortaya çıkmamış olması. Dün iyi bir haber geldi: Nihayet bu konuda bir gelişme var. Devletin resmi ajansı yazımı tamamlanan iddianamenin bilgisayara aktarma işleminde sona gelindiğini, cuma gününe kadar Başsavcılığa teslim edilmesinin beklendiğini duyurdu. Bu, iddianamenin birkaç güne kadar kamuoyuna açıklanacağı anlamına geliyor. 'Bugüne kadar birkaç kez tarih verildi fakat her defasında boş çıktı' diye itiraz edebilirsiniz. Haklısınız.

Ancak bu kez durum çok farklı... Son gözaltı ve tutuklamalar iddianamenin habercisiydi. Daha fazla beklemeye kimsenin tahammülü yok. Kısa süre içinde açıklanması kesin gibi. İddianame ile Ergenekon soruşturmasının en önemli aşamasına gelindiği muhakkak. İddianamenin dört gözle beklenmesi olağan karşılanmalı. Çünkü 2 bin 500 sayfayı bulan doküman bugüne kadar hakkında değişik yorum ve değerlendirmelerin yapıldığı Ergenekon örgütünün gerçek boyutunu ortaya koyacak. Mahkeme süreci resmen başlayacak. Şimdi nefesler tutuldu, herkes sabırsızlıkla gündemin etrafında döndüğü iddianameyi bekliyor. Özellikle de biz gazeteciler.

Ajansın haberinde iddianamenin içeriğine ilişkin ilginç bir ayrıntı var. Buna göre 'Danıştay saldırısı' iddianamede geniş şekilde yer alıyor. Yaklaşık 60 sayfa... Kanlı Danıştay baskını son yılların en önemli siyasi olayı. Çok konuşuldu, tartışıldı. Saldırgan Alparslan Arslan binadan çıkarken suçüstü yakalandı. Ardından yargılandı ve müebbet hapse mahkûm oldu. Kamuoyunda oluşan kanaat, mahkemenin kararına rağmen arka planının karanlıkta kaldığı ve tam aydınlatılamadığı yönünde...

Maalesef tetikçiyi kullanan asıl güç anlaşılamadı. Ülkeyi istikrarsızlaştırmayı hedefleyen, kaosa zemin hazırlayan o karanlık ele ulaşılamadı. 'Karanlık el' diyorum çünkü öteden beri faili meçhul siyasi cinayetlerde bu kavram sürekli kullanıldı. Ancak bir türlü bu karanlık örtülü kaldı, katilin yüzü belirmedi, eli görülmedi. Ete kemiğe bürünerek somuta indirgenemedi. Kim veya kimlerin kastedildiği ortaya konamadı. Bunu yalnızca Danıştay baskını için söylemiyorum, siyasi amaçla işlenen cinayet ve suikastları da kastediyorum. Birçoğunun faili yakalanamadı, yakalananların ise arkasındaki güç çözülemedi.

Danıştay saldırısı tetikçi ile sınırlı kaldı. Olayın çok daha derin boyutları olduğuna ilişkin ciddi kuşkular vardı. Ergenekon'da tutuklanan Veli Küçük ile Alparslan Arslan'ın birlikte fotoğrafının ortaya çıkması soru işaretlerini daha da artırdı. Danıştay'la Ergenekon'u ilişkilendirecek bir delil olabilir miydi? Çok tartışıldı. Çok önemseyen de çıktı, küçümseyen de. Ancak ilgili mahkeme olayı tetikçi ile sınırlı tuttu, daha fazla derinleştirme gereği duymadı. Danıştay baskınının Ergenekon iddianamesinde yer alması bu açıdan önemli bir gelişme. Uzun süredir Türkiye'nin kaderine etki yapan karanlık el yakalanıyor mu? Savcı hangi izler üzerinden gitti, elinde sağlam kanıtlar var mı? Görünen o ki Ergenekon davası sadece darbeleri soruşturmakla kalmayacak ülkenin karanlıkta kalan yüzünü de mi aydınlatacak? Heyecan ve merakla bekliyoruz...





MUSTAFA ÜNAL



09 Temmuz 2008, Çarşamba

09-07-2008 21:30 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

Hasan Doğan'ı nasıl bilirsiniz?..





Çek Cumhuriyet maçı için Cenevre'deyiz. Gelmişken şehri ve gölü gezelim diyoruz. Koşuşturma içinde bir gün. Akşamki maç önemli. Ya çeyrek finale kalacağız ya döneceğiz. Hatta Futbol Federasyonu'nun özel uçağı sabahın köründe Türkiye'ye dönüş için hazır bekliyor.
Alışveriş için 2 saatlik boş zamanımız var. Bu arada Hasan Doğan'ı görebiliriz, diyorum. Birkaç telefonla ulaşıyoruz. Bir kahve içimliği vakti var. Her şeyi bırakıp oteline gidiyoruz. Otel lobisi, mahalle kahvesi gibi. Yanındaki dostlarını bırakıp bizimle sohbet başlıyor. Futbolla ilgili hedeflerini ve ekonomik altyapısını konuşuyoruz.

Herkes telaşlı, heyecanlı... O gayet sakin.

Hasan Doğan'ı tanımak için arka plandaki bazı bilgilere dikkat edilmesi gerekiyor. Kastamonu Abana doğumlu. Abana, Türkiye'nin en az suç kaydı olan ilçesi. Uyumlu kişilik ve ağırkanlı bir fıtrat buradan kaynaklanıyor.

Hasan Doğan, 20 yıl Ramsey'in genel müdürlüğünü yürüttü ama onu şirketiyle ilgili demeç ve poz verirken görmedik. "Low profile" tarzını sürdürdü. Ramsey'i kuran eniştesi Remzi Gür'dü. Kendisi Beldesan pazarlama koordinatörüydü. Buradaki başarısı takdir ediliyor ve "Koç'un Altın Çocukları"ndan biri olarak gösteriliyordu. Koç mektebinden aldığı bu tarzını hiçbir zaman kaybetmedi. İhracatın başlaması ve Ramsey'de işlerin hızla büyümesi sonucu İstanbul'da duracak ve koordinasyonunu sağlayacak birine ihtiyaç duyulunca gelip işin başına oturdu. Kardeşi Hüseyin Doğan fabrikada, kendisi İstanbul'da ve Remzi Bey Londra'da başarılı sacayağı yönetimiyle bugüne kadar büyük zikzaklar çizmeden geldiler.

Onlarca kere Merter'deki ofisinde baş başa konuştuk. İşlerini, hayatı, siyaseti tartıştık, değerlendirdik. Salı akşamları şirket elemanları ve misafirleriyle futbol oynadık. Pek çok özelini paylaştık. Ekinlik adasına defalarca davet ettiğini unutmam. Bir kere olsun agresif bir düşünce, başkalarıyla ilgili bir art niyet ve hamaset dolu bir yaklaşımla karşılaşmadım. Zekilikten ziyade çözüm üreten fikirleri onun karakteri olmuştu. Sanayi odasında üyeliğinde de, meslekî derneklerde ve ihracatçı birliklerinde bir kere olsun sivri çıkışı olmamıştır.

Bu özelliğini söylememin bir sebebi var.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "kardeşim" demesinin altında da bu özelliği var. Cihan Kamer, gazetelere reklam verdi ve iki kelimeye vurgu yaptı: "Arkadaşım" ve "Kardeşim". Bana da çoğu insan gibi "kardeşim" diye hitap ederdi.

Başbakan Erdoğan'la tanışmaları büyükşehir belediyesi başkanlığı dönemine rastlar. Tayyip Bey'in yasaklı olduğu dönemde bu ilişki giderek gelişir ve boyut değiştirerek "kardeşlik" seviyesine çıkar. Remzi ve Hasan Bey'in diğerkam ve özverili tavırlarından son derece etkilenen Erdoğan, bu insanı "kardeşi" gibi sever. AK Parti'nin kuruluşu aşamasında dar ve geniş katılımlı pek çok toplantı onun Merter'deki ofisinde gerçekleşti. Türkiye'yi başarıya taşıyacak isimlerin belirlenmesinde aktif rol oynamasına karşın ne kurucu üye oldu ne de makam talebinde bulundu. Yıllar sonra isminin Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) başkanlığı için geçmesinden bile çok hoşnut olmadı. Ama futbola olan ilgisi ve çözüm üretmeye odaklanan kişilik yapısı başkanlık gibi zor bir görevi onun omuzlarına bıraktı.

Onun neredeyse tek gülen resmi, attığımız golden sonra eşiyle bu sevinci paylaştığı anlardı. Eşi Aysel Hanım, aslında şeref tribününe çıkmak istemiyordu. Seyirciler arasında sıradan biri olmak düşüncesindeydi. Federasyon yetkilileri itiraz ettiler ve ısrarla şeref tribününe davet ettiler. İşte hepimizin konuştuğu o sahneleri böyle paylaştık.

Aysel Hanım, Hasan Bey Beldesan'da yöneticiyken de başörtülüydü. Koç yönetimi bir kere olsun, eşinin başörtüsü sebebiyle ona yan bakmamıştı. Sanırım bazı kişilerin bunu bilmesinde fayda var.

Hasan Bey'i ebedi istirahatgâhına yolcu ettik. Ben hâlâ Cenevre'de yaptığım görüşmenin içeriğini düşünüyorum. 2023 yılını hedefleyen bir plan oluşturmuştu. Bu hedefleri uygulayacak bir lideri bulmak zorundayız. Yoksa bunca laf ve onca hayırhah temennilerin anlamı olmaz.





FİKRİ TÜRKEL


09 Temmuz 2008, Çarşamba

09-07-2008 21:41 | cevapla | Şikayet Et!
offline Lyssa[beyaz oynar ka...
Mesajlar: 4198

145045
vatan,08.12.2007

eğitim şart ama söz konusu eğitim bu ise kaLsın!
...
ağızLArda bi sakız var ya: Eğitim şart!!
Eğitim evet şart!Evet ama mevcut oLan eğitim şart omadığı gibi bir an önce yasakLanmasında da fayd var. Zira bu program ve bu eğitimciyLe faydasından çok zararı var!
Çok ciddiyim!DyakLı , sövgüLü, aşağıLamaLı, nefretLi bir eğitim veriLmesin çok daha iyi. bu kadar kaba, bu kadar saygısız bu kadar hınçLı bir topLum oLmamızın nedeni tam da budur.Kendi kendimize bırakıLsak beLki de daha sakin bir topLum oLabiLirdik.
zira bizim eğitimimiz "sevgi" değiL "gaddarLık" temeLi üzerine kuruLu. müdürLerden muavinLere, muavinLerden öğretmenLere, hademeLere kadar giden bir gaddarLık hiyerarşisi..


tuğçe baran

27-07-2008 22:07 | cevapla | Şikayet Et!
offline Yabancı..

Dil ve aidiyet





Belçika’nın başkenti Brüksel, Avrupa ve Avrupalılık açısından sembolik, diplomatik ve kültürel değeri son derece yüksek olan bir şehir. Nereden bakarsanız bakın, pek çok Avrupa şehrinden çok daha kapsayıcı, çok kültürlü, çok dilli ve esnek olması gereken bir yaşam mekânı.
Ancak ne yazık ki şehrin dokusu pratikte ve hakikatte böyle mi tartışılır. Brüksel bırakın kozmopolit olmayı ve farklı kültürlere kapılarını eşit şekilde açmayı, gidişatını tam ters yönde belirliyor gibi. Son zamanlarda Brüksel’de “dil ve aidiyet”le ilgili hem ilginç hem kaygı verici gelişmeler yaşanıyor.

Uluslararası havaalanının bulunduğu Zaventem belediyesi, yakınlarda bir açıklama yaparak, kamuya açık gişelerde sadece Flamanca konuşulacağını duyurdu. Kamu binalarında Flamancadan başka dil konuşan memurların işten çıkarılacağını da duyurusuna ekledi. Peki Flamanca bilmeyen yabancılar, turistler ya da Belçikalılar ne yapsın? Cevap çok net: Yanlarında tercüman bulundursunlar! Eğer kamu görevlisi İngilizce, Fransızca, Almanca biliyorsa bile -ki muhtemelen biliyordur- karşısındakiyle bu dillerden herhangi biriyle konuşmayacak bu kurala göre. İşin ilginç yanı Belçika federal yapılı bir ülke. Fransızca, Flamanca ve Almancayı resmi dil olarak kabul eden federal bir ülkede yaşanıyor bunlar.

Söz konusu bölgede yüzden fazla değişik etnik tabiiyetten grubun yaşadığı tahmin ediliyor. Düşünün, bu insanlara “gidin tercüman bulun, bulamazsanız derdinizi kimseye anlatamazsınız” diyor Belçikalı yetkililer. Ve bu kararlarını afişlerle duyuruyorlar. Brüksel’de yaşayan Türklerin anlattıklarına göre şimdi bu afişler her yere asılıyormuş. En görünen ve bilinen kamu mekânlarında, “vatandaş Flamanca konuş” sloganını andıran mesajlar asılıyor.

Mesele sadece dil öğrenmek değil, aynı zamanda aidiyet meselesi. Hıristiyan Demokrat Partili belediye başkanı, memurlarına Flamanca konuşmayı bilmeyenlere karşı nasıl davranılacağının talimatının verildiğini söyleyerek bir anlamda “onlar” ve “biz” ayırımının altını çizdi. Keza Flamanca bilmeyenlere ev ya da arazi satımlarında ciddi sorunlar çıkarıldığı biliniyor. Kısacası bu insanlara ‘yabancı’ oldukları, burada istenmedikleri her fırsatta belli ediliyor.

Modern ulus kavramı İngiltere’de doğdu, 16. yüzyılın gelişmeleri eşliğinde. Bununla beraber Avrupa kıtasında birbirinden çok farklı, hatta zaman zaman birbirine karşıt ulus fikirleri ve teorileri gelişti. Yani aynı kıta içinde bile yekpare bir bütün sergilemedi ulus fikri. Bu farklılık en kaba hatlarıyla Fransız-Alman tartışması denilen iki ayrı ekol yarattı. Bu ikilik bir milletin kodlarını toprak hukuku etrafında tanımlamakla kan-soy hukuku etrafında tanımlamak arasındaki farka işaret etti. Bu arada Anglo-Sakson ekol bambaşka bir seyir izledi.

Görünen o ki önümüzdeki dönem Avrupa sadece kendi içindeki Müslüman azınlıklara nasıl yaklaşacağı konusunda değil, ulus-devlet teorilerinin hayata geçirilmesi konusunda da ciddi fikir ve uygulama ayrılıklarına sahne olacak. Brüksel bu tartışmada en tutucu kanadı temsil edebilir. Uzak bir ihtimal değil.




ELİF ŞAFAK



3 Ağustos 2008,Pazar

03-08-2008 13:43 | cevapla | Şikayet Et!

Konuya cevap verebilmek için üye olmanız gerekiyor.. Buraya tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..

Sayfalar: Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki

Yardim Profilinize puan verilip oylamaya katılmak istemiyorsanız; "Bilgilerim" bölümünden Profilimin puanlanmasını istemiyorum. özelliğini seçmeniz yeterlidir.


Şiirler | Hikayeler | Komik Hikayeler | Anılar | Güzel Sözler | Fıkralar | Ekart | Nostalji | Yigit Özgür Karikatürleri

Etiket | Forum | Gezi Rehberi
Copyright © 2005 DuslerSokagi.com. Bir eğlence sanatı. | iletisim: iletişim