Forumlar >>
İlişkiler >> AŞK YAZI-YORUM 
| Sayfalar: Önceki 1, 2, 3 ... 542, 543, 544 ... 556, 557, 558 Sonraki |
|
|
| Yazar |
AŞK YAZI-YORUM |
Yabancı..
| | ask sevdıgını yanındayken bıle ozleyebılmekdır | 11-09-2008 22:52 | | Şikayet Et! |
| Dert Ortağı Moderatör Mesajlar: 14987
 | Susmaların Bir Sonbaharı Olurmuş
/... susmaların bir sonbaharı olurmuş meğer,
yapraklar candan koparmış, can dipsiz feryatlardan.../
yarım kalmış bir sözüm vardı, dinlemedin...
hoyratça hırpaladığın masum zamanlarda küstürmüştün, benim gerçeğimi
bir yürek dolusu ağlarken avuçlarında, gözyaşlarımda hiç gizlemedim ki aşkı..
gecelerin şerrine kapılır da, iki çift lafında sus olur mu sandın yoksa?
bir daha hiç ağlamaz mı sandın, avuçlarından düşerse...
buz gibi soğuk bir yağmur damlasıyla, kilitlerken dudaklarımda baharı,
ruhunun çıplak, yalnız kışları geçer mi sandın yoksa?
dinlemedin...
susmaya alışkındı oysa, sana çoğalttıklarım...
keder içinde, hazin sabırlar doğururken özlem/in
bir dokunsan anlardın, canım nasıl da kırgın..
/...susmaların ne çok kalabalığı varmış meğer,
"gitme" içindeki en yalnız kelime.../
dinlemedin...
sesin bıçak gibi kestiğinde, ömrüm yüz çevirdi benden,
yine de, içinde sen varsın diye beyaz bir masalla avutmadım yüreğimi..
sözlerin tuz basarken yarım kalmışlığımın çıkmaz yollarına
kocaman dağları sımsıkı tuttum içimde,
ufacık bir taş parçası düşürmedim ayak izlerine...
yarım kalmış bir sözüm... dinlemediğin...
şimdi son nefesini veremiyor aşk,
bende... / (sende olmadığı kadar...)
/... gelişi güzel ayrılıklardı benimki..
senin kadar esaslı, hiç gitmedim senden.../ | 11-09-2008 23:28 | | Şikayet Et! |
| Dert Ortağı Moderatör Mesajlar: 14987
 | AŞK... EZELDE BİR MERHABA İDİ; HÂLÂ Kİ ODUR...
Fatih’in veziri olan şair Ahmet Paşa bir beytinde, aşkındaki sadakati ve tutarlılığı anlatabilmek için,
“ Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr
Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim”
deyiverir. Kolay bir söyleyişe göre çok güçlü bir hayal!.. Öyle ki Ahmet Paşa hakkında tezkirelerin “Türk şiirine parlaklık ve güzelliği ilk o vermiştir.” hükmünü doğru çıkartır. Günümüz diliyle şöyle demek: “Ezel gününde sevgilinin gözü bana bir merhaba lûtfetti. O gün bu gündür, o bakışın mestliğiyle başka birinin merhabasını hiç tanımadım.”
Aşk… Kainatın yaratılış vetiresini, özünü ve esasını oluşturmak bakımından başlangıcı ezel gününe dayanan ve ebede kadar süreceğinde şüphe bulunmayan macera… Gönülleri terbiye eden, ruhlara derinlik katan, dimağlara yükseklik veren bir hüzün ve neş’e. Varlıkla birlikte var olan, ve varlıkta en son yok olacak olan. Başlangıcı ta ezel gününde; şöyle: Kur’an’da anlatılır ki (Âraf, 171-172) Allah, dünyada hiçbir şey yok iken, hatta dünya yok iken ruhlar âlemini yarattı. Orada bütün ruhları bir araya toplayıp sordu: “Elestü bi-Rabbikum?” Yani, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Ruhlarımız bu soru karşısında “Kâlû: Belâ!” Yani “Dediler ki; -Evet (şüphesiz Sen bizim Rabbimizsin)”. Bu meclis (ezel bezmi, elest meclisi), varlığın ilk toplantısı idi ve bütün ruhlar orada birbirlerine şahit tutuldular; ta ki dünyaya geldikleri vakit, bir bedene girdikleri, ete kemiğe büründükleri vakit bu sözlerinden dönmesinler… Dönenler olursa, o mecliste rahmet ve merhametiyle kullarına muamele eden Rab Taala’nın rahmet ve merhamet çizgisinin dışına itilsinler…

Ezel bezmi öyle bir meclis idi ki, orada yan yana olanlar, yakın olanlar, birbirlerini görenler, birbirleriyle konuşanlar; bu dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle yan yana ve yakın olur, buluşur veya konuşurlar. İnsanlar arasındaki çağ farkları, uzaklık ve yakınlıklar ile biganelik ve âşinalığın temeli işte o ezel gününe dayanır. Bu durumda dünya, ezelde kader olarak yazılanın vuku bulduğu (kaza) bir duraktır; o kadar. Bu durakta aşkın ve âşıkın nasîbi de ezel günündeki durumuyla bağlantılı olarak bu dünyada görünürlük ve yaşanırlık kazanır. Bu durumda ya Hüsn ü Aşk yazarı Galib Dede’nin benzetmesiyle dünyaya ait desenleri ve çizgileri olan kader kumaşları ruhlarımız arasında bölüştürülürken âşıka da sevgi hissesi olarak terzilerin makas artığı kırpıntılar misali paramparça olmuş bir kalb düşecek veya yukarıda Ahmet Paşa’nın dediği gibi âşık, ezel gününde öyle bir çift göz ile karşılaşacak ki aşktan pay almayı, veya aşktan gayrı pay almayı unutup dünya hayatını öyle yaşayacaktır. Söylediğine göre Ahmet Paşa, ezel gününde henüz ruhlar alemindeyken, güzellerden bir güzel, kendi güzelliğinin farkında olarak (istiğna halinde) göz süzüp de kendisine âşık ararken, gözleri bir an, yalnızca bir an, Ahmed’in canına da değip geçmiştir. Aşk adına Ahmed’e ne olduysa işte o bir an içinde olmuş ve o güzellik karşısında mest ve hayran düşüp kendini kaybedivermiştir.
Bu öyle bir mestliktir ki aradan milyonlarca yıl akıp giderek dünya kurulacak; Adem yaratılıp yine on binlerce yıl insanoğlu dünyada ezel macerasını sürdürecek, nihayet Ahmed’in ruhu da bir beden ile dünyaya geldiğinde hâlâ ezeldeki o sarhoşluğu geçmemiş olacaktır. Bunun diğer yönden okunuşu, Galib’in dediği gibidir ve Ahmet, ezel gününde gördüğü güzelin aşkını kendisine zoraki kader edinerek dünyayı da onun uğrunda her türlü belalara, sıkıntılara, ayrılık acılarına vs. katlanarak mest ve hayran yaşayıp gider. Yani ki aşkında bu derece sadakat ve doğruluk, tıpkı ruhların Allah’a verdikleri söz gibi bir ağırlık ve sorumluluk taşır. Ta ki âşık, ruhlar meclisinin sözünde duran yegane kişisi olabilsin. Öyle ya hemen hepimiz o gün verdiğimiz sözü çoktan unutmuş, kendimize (masivadan, paradan, ihtiraslardan, gururlardan, maldan, mülkten vs.) yüzlerce tanrılar edinmiş durumdayız. Oysa âşık ezelde verdiği aşk sözüne sadakatle sarılmış, aşkın bunca ayrılık belasına da katlanarak âşıklıkta bir gömlek daha derece kazanmanın yollarını aramaktadır. Aşkın belası öyle bir tatlı bela ki, ezelde başlamış olup ebede kadar uzanacaktır. Nitekim ruhlarımız, “Elestü bi-Rabbikum?” sorusuna karşılık olarak “Evet” anlamına gelebilecek pek çok kelime arasından “bela”yı seçmiştir. Kul, belayı kendisi istemeyince Allah neden versin ki?!.. Velev aşkın belası da olsa!..
İskender PALA | 11-09-2008 23:55 | | Şikayet Et! |
| Dert Ortağı Moderatör Mesajlar: 14987
 | GİT HARF HARF TÜMCEMDEN
Bitti…
Bitmeliydi belki…
Parçalanmış hayatlarımız bütün kalmış bir hayali kabullenemezdi. Mutluluğa kurulabilecek ütopyalar için ruhumuzda beslediğimiz tebessümler, ölüm tehlikesi olan tellerde asılı kalmıştı. Bir hayat izdüşümünde son viyadükte kaybetmiştik birbirimizi. Şimdi bunla yok bizi…Birbirimize kayıp olmak hayatta var olma oyunumuzdu demek ki. Sen gitmeliydin. Bense; gitme demekten öteye gitmemeliydim. Öyle ya gitsem de dinlemezdin.Kullanılmamış tüm gülücüklerini bana bağışlıyor şimdi dünya. Sense; ömründeki tüm gitmeler için “elveda”lar topluyorsun azığına. Gitme diyenleri dinlememek içinse çığlıklar yerleştiriyorsun kulaklarına. Oysa ben; azığında duran “elveda”lardan bihaber düşeyazmıştım tek heceye. Sonra düş´e yazmıştım her yolun sonunda sana düşüşlerimi. Hüzne çalan bir sonbahar vaktinde eski kitapların arasında biriktirdiğim bir yığın küflenmiş yalnızlığımla yineliyorum seni. Sonra; içimin deruni çöl gecesinden sesleniyorum sana: ´bana susacak kadar ben, konuşacak kadar sen lazım´ diyorum.
Sen olmuyorsun ben “sus” kalıyorum…
Suskunluğum tahrip olup harflere dönüşüyor. Ve ben sana dair kurduğum tüm cümleleri mahya yapıp yüreğime asıyorum. İçimdeki özneliğin devam ediyor. Hayatımda bu kadar önemliyken önemsiz bir edat´a dönüşmenden korkuyorum. Bu yürek mizanseni bir monologdan oluşuyor; diyaloğu hiç olmayacak biliyorum. Ve sen sandığım tüm hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarına saklıyorum.
Sonra gitarımın tellerine satıyorum acılarımı. Acıya bulanan tellerime vurdukça parçalıyorum parmaklarımı.
Geceler titrek elerime bulaşıyor her sabah. Giden “ay”a satır uçlarında kalmış, bir satırdan diğerine düşememiş hasretlerimi teslim ediyorum. Gelen “güneş”e yüzü hüzne bakan şarkılar besteliyorum. Bir çığlıktan uyanıp diğer bir çığlığa gözlerimi yumuyorum. Ve sen sandığım bütün hayallerini içimin hayat akordu bozulmamış yanlarımda saklıyorum.
Doğru yolundan şaşıyorum nefes almanın. Bir yerde veresiye olmayan ölümler çıkıyor karşıma, bir hüznümle bir damla gözyaşıma alıyorum hepsini. Birini ölüyorum. Sonra bir nefes daha alıyorum can sıkıcı bir senfoni tadında. Sonra ikinciyi ölüyorum. Ölmeyi bile beceremiyorum.
Ruhumun dallarında yedi veren acıyla günler eskitiyorum. Dünlerime tuz basıyorum yanına yarınları hapsederek. Ne seni bulabiliyorum bu zifiri karanlıkta ne de kendimi. Tüm sevgim kulağına fısıldanmış bir masaldı belki. İçimde kopan kıyamete, ensemde vurulan düşmana ve avuçlarımda biriken nefretime inat yudumlamalıydım hislerimi. Sana adanmış; ama benden ötesi olmamış fırtınalı bir yolculuktu bu. Haniydi mutlu olamama değecek yâr?
Yokluğuna var olmayı denedim durdum. “ünlem” dedin korktum, “virgül” dedin konuştum, “nokta” dedin sustum, “ayraç” dedin ve kayboldun. İsmimi isminden ayıran işareti sen buldun. Bense; yine yokluğunda var olmayı denedim durdum. Kırılmak üzere olan bir kalemle, kızıldan siyaha çalan bir günde sana şiirler kurdum. Bir hayat izdüşümünde, son viyadükte birbirimizi kaybetmişliğimizi, bulunmazlığımızı hayat denilen iki çığlık arası bir nefesten ibaret olan oyunun acı sahnesi saydım. İçimi bu denli yakmaya sen yanlarımdan başladım…
Şimdi hangi rakamı versem sonucu sen çıkar? Hangi seni versem sonunda mutluluk yüzüme bakar? Yok, bu işlem ancak eşitsizliğe yol açar.
İsmin baştan sona ağlamaklı bir ömre bedel… Kayıpsın bana, benli her şeye, belki de en başta kendine… Kayıbız birbirimize. İçimin derinlerinden; koca okyanusları aşıp gelmiş, tüm harfleri hayata devirip kalbime ansızın düşüvermiş bir “mim” oldun. Öyle bir “mim” ki; “elif” i silmiş, ”be” yi yutmuş, “te” yi unutmuş, “se” yi uyutmuş… Kendini bir tek “mim” de bulmuş. Şimdi yüreğimdeki “mim” in göz kapaklarıma düşüyor. İntiharına ramak kalan tümceler yakıyor beni. Ben ki kaç nefesimi asmıştım idam sehpasında. Son dileği hep sendi nefeslerimin. Ve ben, son dileği gerçekleşmemiş hayata prangalı bir mahkûm.
Gökten yıldızlar yağıyor üstüme. Birini tutsam diğeri kaçıyor. Payımıza düşenlerden payıma düşenleri alıyorum.
Yoksun … Yok oluyorum…
Yalnızlığımı demliyorum sensizlikte. Sesimin yamaçlarına ağıtlar yaslanıyor. Yoksun desem de hep varsın bende. Kalemden ve kelamdan çıkan sözler sana. Yeteri kadar yaktın bendeki ‘od’u. Hadi git harf harf tümcemden, kalma satırlarımda. Kayıplığımız tüm cümlelerimi süpürüp gitsin. Bende “ben”den başka “sen” olmasın. ‘Lâl’liği armağan edeyim kalemime. Hadi git harf harf… Kalma bende…
Sen de böyle cayardın demek ki çıktığın yoldan. Oysa aynı giyotin altında, aynı ritimde soluklayacaktık ölümü. Aynı başlangıca uyanıp aynı sona göz yumacaktık. Şimdi ise;
Yok(oluyor)sun… Yok(oluyor)um… Yok(oluyor)uz…
Tüm notaları yarım bıraktık kulaklarımızda. Yarım sözler, yarım şarkılar, yarım şiirler… Başlığı sana teslim edilmiş olan bir yazı bendeki, sonunu ayrılığın imzaladığı. Şimdi hangi yaşam içine sığdırabilir ki beni, sensiz? Sensiz askıda kalmaz mı soluklar?
Kara kalemimden damlayan kara, senmişsin meğer. Ben hep seni çizmek için uğraşmışım yıllarca ve o çizemediğim hem de silmeye kıyamadığım eksik yüz seninkiymiş. Ben senle sevdim aslında beyazıma sadece siyahı çizmeyi. Tüm renklerimi kayıplığımızda demli bir çay gibi yuttum.
Yüzümde git gide derinleşen hüzün çizgileriyleydi kavgam. Her savaşta yenik düşmüşlüğüm onlaraydı. Tüm gülücüklerim sende asılı kaldı. Ceplerime doldurduğum hasretle yürüyorum şimdi yolları. Ayağım iflah olmaz yalnızlıklara takılıyor. Bizi bulmak adına kendimden vazgeçtim sanırken, dönüp baktığımda ardımda kalan ben değil hayat oluyor. Acı mayasıyla yoğrulmuş dünler, çalıntı yarınlar ve tam yüreğinden kurşunlanan bir ömrün portresi kara kalem satırlar…
Günün gecesine çeyrek var. Kalemiminse; günaydınlığına “bir” var. Tüm satırlarım hala uyanmamışken, hadi git harf harf tümcemden.
Pimi çekilmiş bir başkaldırıda yıkıldı umuttan yaptığım kaleler. Ateşten bir gömlek giydim; yıldızlar yağdı üstüme. Duvarıma astığım saniyeler düşüyor ellerime. Özgürlük beyaz güvercinlerin bile payına düşmüyor şimdilerde. Yazıyorum. Her mısra bir ölüme teslim bundan böyle… “Az gittim, uz gittim…” masallarına kanmayacak kadar yürüdüm hayat yolunda. Harabe kentleri buldu hep duraklarım. Darağacına astım feryatlarımı. Neye hüküm giymişse zaman, geçit vermiyor anılara. Kurduğum tüm teselli cümlelerini gözyaşlarıma sunuyorum. Düşlerim çınlıyor. Söylesene bana sevmek hangi düşten artakalan bir ıstırap? Bir çift ağıtla gidebilir miyim yarınlara? Adım adım içine yürümeye çalıştığım sevda neden açmadı ki mührünü bana?
…
Şimdi gün için gece, kalem için sabah. Hala gerçeğimde yok; ama satırlarımda gizli ismin. Sana yol almaktan yorulmuş son nidamı savuruyorum göğüme;
HADİ GİT HARF HARF TÜMCEMDEN… KALMA BENDE…
yaren | 11-09-2008 23:59 | | Şikayet Et! |
| Dert Ortağı Moderatör Mesajlar: 14987
 |
Suskun Bir Çift Göz

onun şehrine her gittiğimde ılık bir rüzgar eserdi saçlarıma,
bayram kokan tütün kolonyası tadında..
kalp atışlarım beni ona götürürdü..iştahla gülerdim..
anılarım,anımsadıkça göğsümü kanatan bir acı şimdilerde..
gün oldu ve kapattın kapılarını..sesimin titrekliğine,
çaresizliğine aldırmadan..
öyle çok bekledimki hiç yakınmadan o kapının önünde seni,düşlerimi,kendimi..
haftalarca,aylarca..
ve suskunluğunu bozdun sonunda..sesin
bir hakimin sesi edasıyla kesin ve netti;
git...
düşlerini,umutlarını,yüreğini,tebessümünü ve hayatının geri kalanını aldım senden..
sende alacağım birşey kalmadı artık,ne duruyorsun haydi git..
boşluğa düştü önce gözlerim..dizlerimin bağı çözüldü,tebessümüm kanadı..yüreğim yırtıldı..
ve bir serçenin üşüyüşüne döndü titrek
bedenim,yağmurda ıslanışına göndü gözlerim..gerisi mi?
gerisi yıkım,gerisi enkaz yığını,gerisi ölüm soğukluğu...
şimdi,rutubetli otel odalarındayım..
kendimle yüzleşmemek için kaçıyorum kendimden..
tek gayem yüreğimi avutmak,aptal mazeretlerle..
burada bana bakan herkes,
yüzümde senin yokluğunu gördü..
sen bilmezsin..
kimsesiz sokaklara sığınıyorum,
kararan yüzümle..konuşmamaya and içmiş,diline kilit vurmuş suskun bir çif gözle...
sana sevdalı bir çift göz..kan kızılına dönmüş bir çift göz..
yere oturup,dizlerimi karnıma çekip her gece bir bir idam ediyorum düşlerimi..
alabora olmuş umutlarımı..
ahh yaşanmamış onca şeyin toplamı değilmi bu yarım kalmışlık..
yanı başımda ertelediğim hayatım,ben,sigaram ve duvarda asılı duran suretin..birde,
titreyen dudaklarım ve dolu dolu gözlerim..
hepsi bu.. | 13-09-2008 20:35 | | Şikayet Et! |
| Dert Ortağı Moderatör Mesajlar: 14987
 | Ateşler İçinde
XVIII. yüzyılın ünlü şairi Şeyh Galib, belki de bütün divan şiiri macerası boyunca ateşten en çok bahseden ve aşkı bir ateş ile izaha çalışan yegane adamdır.
Bir yandan İstanbul ufuklarını yalayıp yok eden yangınlar görmüş, diğer yandan Mevlânâ’nın aşkı izah ederken özetle söylediği “Hamdım, piştim, yandım” vetiresinden ilham almış ve sonuçta tasavvufî düşüncelerini ateş ve yanma üzerine teksif ile söylediği beyitleri de alev alev tutuşturmuş, okuyucunun yüreğini de yakmıştır. Ünlü eseri Hüsn ü Aşk’ta Benî Mahabbet (Sevgioğulları) obasını tavsif ederken,
Giydikleri âfitâb-ı temmûz
İçtikleri şu’le-i cihân-sûz
Erzâkları belâ-yı nâgâh
Ateş yağar üstlerine her gâh
diyecek derecede ateş ile ünsiyet peyda etmiştir. Dediğine göre o kabilede herkes “Temmuz güneşini giyerler, cihanı yakan ateşi içerler. Erzakları apansız geliveren belalardan ibaret ve üzerlerine her an ateşler yağmakta…”
Galib Dede ve Efendim dediği Mevlânâ’ya göre neydeki yanık nağmeler aslında birer hava değil ateştir ve o ateşi tadmayanlar aşktan behremend olamazlar. Aşk ateşi, kalpte hararetin artmasıyla tutuşan ve insanın bütün benliğini yangınlara veren değerli bir varlıktır ve gönlünde bu ateşi taşımayanlar hiç yaşamamış sayılsalar yeridir. Nitekim tasavvufa göre insan ateşin sınavından geçerek arılık kazanır ve aslı nur olan melekler derecesine ancak ateşten sonra yükselir.
Ateş, evrenin kurucu unsurlarından (anasır-ı erbaa) biri, belki birincisidir. Toprak, hava ve su aslında ateşi de içeren, yahut ateş ile değişen ögelerdir. Bu yüzden tabiatta hızla değişen pek çok şey ateş kullanılarak dönüştürülür, yahut ateş ile terbiye edilir. Sanayide kağıttan kumaşa, çelikten kuartza kadar hemen her alanda ateş tam bir dönüştürücü ve terbiyeci olarak görülür. Havayı, suyu ve topraktaki maddeleri değiştiren de hep ateştir. Demiri işlemek de, yemeği pişirmek de ateş iledir.
Ateşin maddeleri ayrıştırması veya hall ü hamur etmesi özelliği onu yüksek mertebelere çıkarır. Nitekim insanın maddesi ile manasını da birbirinden ateştir ayıran. Yine ateştir ki insanı acılar, ayrılıklar ve azablarla harmanlayıp pişirebilir. Sonuçta kirlerinden arınan insan İlahi tecellilere hazır hale gelir. Bu hâlin devamında insan semenderleşir ve ateşte yanmaz olur, belki ateş onun için bir lezzete dönüşür. Değil mi ki bütün azabların sonunda lezzete çıkan bir kapı bulunur…
Ateş, şeytanın yaratıldığı madde olmak bakımından da insan nefsinin imrendiği bir varlıktır. O yüzdendir ki ham insan şeytanî konulara daha fazla meyleder, ama aşk ateşi ile yandıkça varlığındaki ateş ihtiyacını giderir ve Rahmanî’liğe yönelir, insan-ı kâmil olur. Bu bakımdan ateş mahremdir, kalbimizde yaşar. Gizlidir, çünkü maddenin içinde ya potansiyel olarak veya cevher olarak mevcuttur. Alevleriyle oynamak isteyenlerden mutlak itaat ister, yaktıkça acı verir ama sonuçta mürebbiyeliğini de icra eder. Allah’ın Celal ve Cemal sıfatları gibi.
Cehennemin ateş fikriyle izahı belki de ateşin temizleyiciliği üzerine bina edilmiş bir düşüncenin sonucudur. Mademki kirli olanlar cennete giremez, o halde Allah da kullarını kirlerinden arıtmak için cehennemi yaratmıştır. İbrahim’e karşı serin ve selamet olan (yani içinde yakmama vasfı da gizli olan) ateş, elbette O’nun emrine itaat için yakar ve bu yanış aşkın gereği bir yanış ise kişi dünyada cenneti yaşar. Çünkü ateşin yandığı yer gönüldür ve şamanın ateşe tutkusu da, zerdüştün ateşi kavramak isteyişi de aslında gönlü ele geçirme gayretinden öte değildir.
Gönül ki içinde ateş yanar, sakın onu avuç içi kadar yürek ile ölçüp bir kandil sanmayınız… Gönül ki bir ülkedir ve yangın bir uçtan bir uca bütün kentleri yalayıp yutmaktadır. İsterseniz bu yazıyı bir de ateş denizlerini gözünüzün önünden ayırmayarak okuyunuz; ta ki kendi yangınınızı ve ateşinizin cesametini görebilesiniz.
*** KIRK ÇEŞME
Kanunî Sultan Süleyman, şehri kavuran ateşlere bakıp da Kağıthane arkalarında gördüğü suları şehre getirtmek için Mimar Sinan’a sorduğunda Sinan usta,
- Çok pahalı bir iş hünkarım, ama iki yolu var, demişti. Ya halkı seferber edeceksiniz, ya da hazineden masrafı esirgemeyeceksiniz. Padişah masrafın ne kadar olduğunu sorunca da,
- Hünkarım, su on bir saatlik menzildedir, akçe keselerini uç uca dizerseniz şehre gelmesi mümkündür, cevabını verdi.
Kanuni bu cevabı abartılı bulmadı, bilakis gülümseyerek karşıladı:
- Hazinemden keseleri teker teker değil, çifter çifter dizeceğim, var işe başla.
Mimar Sinan, bu inşaatta tam dokuz yıl çalıştı ve yaptığı bendlerden şehirde tam kırk çeşmeden su akıttı.
***
BERCESTE
Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûybâr âteş
Semender-tıynetân-ı aşka bestir lâlezâr ateş
Şeyh Galib
Gül de, gül fidanı da, gül bahçesi de ve hatta o bahçeden akan ırmak da ateş kesilmiş yanıyor. Aşkın semender yaratılışlı erleri (âşıklar) için, zaten ateş de bir lale bahçesi olarak yeter…
İSKENDER PALA | 14-09-2008 00:57 | | Şikayet Et! |
| Dert Ortağı Moderatör Mesajlar: 14987
 | ~ Sevmek bu kadar mı acıtır insanı..
Sevmek, hayata başkaldırı mıdır...
Mantığa; uykulu gecelere; umarsız hallere...
Sevmek bu kadar mı acıtır insanı...
O yüz nasıl oturur gözlerin önüne; ya gözler...
Hani tıkanıp cevaplayamadığın cümlelerinin dökülüşü ağır ağır ruhuna...
Herhangi bir resme bakarken bile O'nu görmek mahareti mi ?
Yüreğim...
Ellerini ellerine paralel yaptığında gördüğün çizgiler kadar çok muydu düşlerin... ?
Ya o minik avuçlarda kalan kalp çarpıntıların...
Almaya cesaret edemediğin ah'ların an'larını işgal eden...
Yaşayarak öğrenilir mi yaşamadan hayal ettiklerinin düş bozumları...
Boyası mı akıyor yüzünün;
yada akan dünlerin mi...
Yarınların...
Ipotek altında bak yine şafak ardına ısmarladıkların!
Yoksa o grimsi günden mi kalma kuşatılmışlığın...
Yalnızlığım...
O ayna'ydı ya...
Sana ruhunun şemasını çizen...
Baktığımda gördüklerimle bakmadan gördüklerim aynı kapıya çıkıyordu;
Ve sen hep yüz'de buluyordun yansımanı...
Ve hani izdüşümüydü bu sokağa düşen düşürdüklerinin..
Yaşattıklarının...
Işte tüm benzerlikler buraya kadar...
şimdi kim kime benziyor...?!
Sen sana benziyor musun...
Önemi yok!
çıkıp gitmiş gibisin bedeninden...
Bu can sana ait olmamalı...
Bu sözler sana...
Bu bakış sana...
Derinlerine dalma demiştim kaç defa...
Kaç defa kendi derinlerine...
Dalma!
Yüreğim...
Sen... | 14-09-2008 21:21 | | Şikayet Et! |
| Dert Ortağı Moderatör Mesajlar: 14987
 | 
Bazen yazmak istemez insan;
Kelimelerin taşıyamayacağı ağırlıklar olduğunu düşünür. Cümle
kuramaz, kurar kurar bozar. Hiçbir cümlenin tam olarak doğru anlamı
veremiyeceği kanaati yerleşir içine, her nedense.
Bazen yazmak istemez insan;
Konuşmak istemez, söyleyeceği her şeyi teker teker susmak ister.
Suskunluğa sığdıracaklarının, sözlerle; boş sayfayla ifade
edeceklerinin, yazıyla heba olmasından korkar.
Bazen yazmak istemez insan,
Düşünüp içine atmanın, susup içinde saklamanın, söylemeyip sır
olarak saklamanın daha doğru olduguna inanmaya başlar.
Bazen yazmak istemez insan;
Parmakları ile bilgisayarın klavyesi, kalemi tutan eli ile kağıt
arasında bir yabancılık keşfeder. Harflerin yerini ve şeklini unutur
bir süre.
Bazen yazmak istemez insan;
Oturup başını öne eğmek, kalkıp yürümek, derin bir nefes almak,
olamayacağı yerlerde olduğunu düşlemek, hayaller kurup ütopyalar
üretmek ister.
Bazen yazmak istemez insan;
Önüne bir kağıt alıp karalamak ister. Bu çizgilerin içinden anlamlı
sözlerin daha çok çıkacağı duygusuna kapılır. Hiçbir şey düşünmeden
yürüşe vardığı yerin, yazdıklarıyla vardığı yerden daha güvenli
olacağı fikri dolaşır beyninde.
Bazen yazmak istemez insan;
Kalemi kırmak, kağıdı yırtmak, bilgisayarı devirmek, tüm mesajları
silmek ister bazen. Susmak ister, yorulmak, dağılıp paramparça olmak
ister. Büyük bir yorgunlukla derin bir uykuya dalmak, derin bir
susuzlukla, kana kana sular içmek, dağılıp paramparça olup yeni
baştan dirilmek ister.
Bazen yazmak istemez insan;
Geçecektir, herkes gibi olacaktır. Treni kaçıracak, istasyonda tek
başına kalakalacaktır. Geçecektir.
Bazen yazmak istemez o kadar
 | 14-09-2008 21:25 | | Şikayet Et! |
| KaaN(İM@RCT!Y ) Mesajlar: 422
 | | arazda geçmişi bırak kanıtı var bahanemin | 14-09-2008 21:30 | | Şikayet Et! |
| duruuu Mesajlar: 34
 | acidan baska bisi diil kendini unutuyorsun herkesi unutuyorsun tek o ve acisikalıyor sende bi bakmsın etrafında kimsecikler kalmamış yapa yanlız kalmisin  | 14-09-2008 21:47 | | Şikayet Et! |
| |
Konuya cevap verebilmek için üye olmanız gerekiyor.. Buraya
tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin.. |
|