Eğer kalemim birkaç satırla dahi olsa insanlara bir şeyleri açık ve seçik olarak anlatabilseydi, size sevdayı anlatmak isterdim. Sevda, dilin ucuna getirilmesi en kolay en basit, en acımasız sözlerdendir. Lakin şimdiye kadar sevdayı kim anlamıştır desek, anlayan da yoktur hani. Can Dündar’dan bir kırlangıç hikâyesine sığınalım da hikâyelerden mana çıkaralım
“Kırlangıcın biri bir adama âşık olmuş; cesaretini toplayıp penceresine konmuş. Önce olabildiğince dik durmuş. Sonra gagasıyla cama vurmuş. Tık tık tık. Çok meşgulmüş adam. Öfkeyle cama dönüp bakmış. Kimmiş onu işinden alı koyan. Kırlangıcın minik kalbinde amansız bir heyecan, kırık sözler dökülmüş gagasından.
— Hey adam seni nicedir izliyorum. Sorma nedenini niçinini. Ama galiba seni seviyorum.
Şaşırmış adam, sen de nereden çıktın şimdi. Tam aklımı toplayacakken bozdun işimi. Şöyle tüylerini kabartmış kırlangıç. Ve aklındaki planı çıtlatmış.
—Aç pencereni beni içeri al, seninle birlikte yaşayalım ebediyen. Hem sofranda ortağın olurum, hem evde eğlencen. Parlamış adam.
—Şuna da bakın hele, neler diyor bu, haddini bil. Hiç kuş insana âşık olur mu?
—Soğuklar başladı bak alırsan içeri, deva olurum yalnızlığına da.
Hepten kızmış adam kovmuş kırlangıcı camın önünden. Bükmüş gagasını zavallı kırlangıç. Uçmuş semaya doğru kanadı kırık. Gel zaman git zaman kırlangıcın hemen ardından bizim adamı pişmanlık basmış.
—Hay aptal kafam ben ne halt ettim. Ayağıma gelen fırsatı teptim. Sonra teselli etmiş yalnız kalbini. Nasıl olsa sıcaklar gelince gelir kırlangıcım. Onu içeri alır yalnızlığımı paylaşırım. Yaz gelince akın akın gelen kırlangıçlara sormuş ama onun kırlangıcından eser yokmuş. O kadar üzülmüş ki adam hem kırlangıcı hem de kendi eşekliğini bilge adama danışmış. Bilge adam almış alacağı mesajı ama üzüntüyle sallamış başını. A benim yalnız oğlum ne kadar efkârlansan azdır. Çünkü kırlangıçların ömrü en fazla altı aydır.”
Adettendir, kıssadan hisse çıkarmak. Eğer sevda denilen olgu her neyse şu dünyada; eğer gerçekten yaratıldığı gibi kaldıysa sevda; kırlangıcı da âşık eder, insanı da… Sevda kelimesi manasında sıkışıp kalmıştır. Kâh bir keman sesine kâh bir hercai menekşesine ad olur sevda. Babaya oğul olur, göze nur olur sevda. Gönüle niye diye sorulmuyorsa, sevdaya da neden sorulmaz. Anlatılmaz, ya da biz gibi eli kalem tutanlar anlatamaz. “Türkülerde çığırıldığı gibi aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.” Dedim ya, kalemim birkaç satırla dahi olsa insanlara bir şeyleri açık ve seçik olarak anlatabilseydi, size sevdayı anlatmak isterdim. Ama dil dönmeyince, gönül yetmeyince bir de el titrerse neylesin şairlerin kalemleri, neylesin ozanların dilleri…
Dedik ya her şey aslı gibi olsa şu dünyada… Her hilalin ardından güneş aranmasa… Geceye hâkim hilal, gündüzleri kaybolmasa… Yedi askı şairlerinin şiirleri gibi aşklar batıl olmasa... İstekler temenniler birbirinin ardınca. Sevdalı olan göz, gece hilal ışığı ile uyuyan, gündüzleri de güneşin sevdasına kapılmayan gözdür. “Ya Rab, gözümde bir hilal nuru peyda oldu; gündüzünde güneşin gafletine düşürme” diye dua eden sevdalıların dualarından nasiplenmek isteyenler için:
Amin
HALİT ÇELİK |