boşluk
   Cevap Ekle  
Toplam Cevap: 2206
Forumlar >> Dinler, inançlar, mistisizm >> ASKERE 7 GÜN KALA SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİN HADİSLERİ-DUALAR-ŞİİRLER..DİNİ BİLGİ..HAKKINIZI HELAL EDİN boşluk
Sayfalar: Önceki  1, 2, 3 ... 167, 168, 169 ... 219, 220, 221  Sonraki
Kutudaki yazılı sayfaya git -->
Yazar ASKERE 7 GÜN KALA SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİN HADİSLERİ-DUALAR-ŞİİRLER..DİNİ BİLGİ..HAKKINIZI HELAL EDİN
offline sondakika(gökay)
Mesajlar: 18134

151583

27-08-2008 00:56 | cevapla | Şikayet Et!
offline sondakika(gökay)
Mesajlar: 18134

151583

03-09-2008 19:33 | cevapla | Şikayet Et!
offline sondakika(gökay)
Mesajlar: 18134

151583

03-09-2008 19:34 | cevapla | Şikayet Et!
offline sondakika(gökay)
Mesajlar: 18134

151583

03-09-2008 19:35 | cevapla | Şikayet Et!
offline sondakika(gökay)
Mesajlar: 18134

151583

03-09-2008 19:35 | cevapla | Şikayet Et!
offline sondakika(gökay)
Mesajlar: 18134

151583

03-09-2008 19:37 | cevapla | Şikayet Et!
offline sondakika(gökay)
Mesajlar: 18134

151583

03-09-2008 19:38 | cevapla | Şikayet Et!
offline sondakika(gökay)
Mesajlar: 18134

151583
"Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, dogrunun ve dogruyu egriden ayırmanın açık delilleri olarak kendisinde Kur’an’ın indirildigi aydır. Sizden her kim bu ayda bulunursa oruç tutsun" Bakara, 2/185.

03-09-2008 22:28 | cevapla | Şikayet Et!
offline sondakika(gökay)
Mesajlar: 18134

151583


Ramazan ve Disiplin İnsanı

Soru: Birer disiplin insanı haline gelebilmemiz için ramazan ayının ne gibi katkıları olabilir? Ramazan-ı şerif bizde ne türlü alışkanlıklar hasıl etmelidir?

Cevap: Disiplin, frenkçe bir kelimedir; intizamın te’mini için uyulması gereken emir ve yasaklar, dengeli bir insan olabilmek için lazım gelen zihnî, ahlâkî, ruhî terbiye ve “düzen ruhu” manalarına gelmektedir. Disiplin insanı ise, belli kaide ve prensipler çerçevesinde yaşayan, tertip ve düzen hususunda hassas davranan insan demektir.

Aslında, bir mü’minin hayatı her zaman çok ahenkli olmalıdır. O, ne zaman ne yapması gerektiğini, nelerle meşgul olması ve hangi işlerle uğraşması lazım geldiğini önceden bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Onun, hangi işi önce yapacağını belirleme ve bir programa göre çalışma niyeti haricinde “Acaba şimdi ne yapsam?” şeklinde bir düşüncesi olmamalıdır. O, hem Cenab-ı Hakk’a karşı kulluk vazifelerini hem diğer insanlarla alakalı sorumluluklarını hem de kendi şahsî işlerini ve bunlardan hangisini ne zaman yapacağını mutlaka önceden tayin etmeli; her haliyle bir düzen ve intizam örneği sergilemelidir. Haddizatında, ibadetler iş tanzimi ve vakit taksimi için çok önemli birer köşe taşıdır ve inanan insan çoğu zaman işlerini o ibadet takvimine göre ayarlar: “Öğle namazından sonra; akşam namazından önce..” diyerek gününü belli dilimlere ayırır ve hiçbir anını boş geçirmemeye çalışır.

Zamanın kıymetini bilen ve ömrü, değerlendirilmesi gereken çok önemli bir nimet olarak gören kimseler, yeme içmeden yatıp-kalkmaya kadar her şeyi zabt u rabt altına alırlar; hiçbir meselelerini dağınıklık içinde ve sürüncemede bırakmazlar. Onlar bilirler ki, hem insanların hem de kurumların en verimli oldukları anlar, en düzenli oldukları zamanlardır.

İşte, ramazan ayı, yemek-içmek-uyumak gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirleyerek, bunları ihtiyaç ölçüsünde ve hamd ü şükür duyguları içerisinde gidermek suretiyle hayatı disipline etmeyi öğretir. Nefsanî isteklere karşı, kalb ve ruh atmosferine sığınarak, vicdanı harekete geçirip iradeyi güçlendirerek sürekli istikamet üzere olabilmeyi ders verir.

Ramazan-ı şerif, insanın en zayıf damarlarından biri olan yeme-içme isteğini sınırlamayı ve kontrol altında tutmayı sağlar. Adeta bir beslenme disiplini talim eder. Evet, hayatı devam ettirebilmek için mutlaka yemeye, içmeye ihtiyaç vardır. Ne var ki, sağlık prensipleri hesaba katılmadan yenip içilen her şey beden için zararlı olduğu gibi; midenin, kalbi ezecek kadar güçlenip insanı kalb ve ruhun derece-i hayatından hayvaniyet ve cismaniyet çukurlarına düşürmesi de bir felakettir. Evet, vakitli vakitsiz sürekli bir şeyler yeyip içmek ve mideyi hep dolu bulundurmak, hem bedene zarardır hem de Cenab-ı Hakk’ın hoşlanmadığı bir davranıştır.

Bu mübarek ay boyunca tutulan oruç, yemek vakitlerini belirleme, israftan ve mideyi tıka-basa doldurmaktan kaçınma, hem beden hem de ruh sağlığına zarar veren şeylerden uzak durma ve aynı zamanda mutlaka helâl dairesinde kalarak harama asla el uzatmama hususlarında temrinat yaptırır; Ramazanlaşan insanlara bu konularda disiplin ruhu kazandırır.

Ramazan, ondan nasiplenmesini bilen her insanı, seviyesine göre bir sadâkat eri haline getirir. Oruç tutan ve ondaki sırrı kavramaya çalışan bir mü’min, hem Hakk’a teveccühünde hem de halkla münasebetlerinde hep vefâ ve sadâkat peşinde olur. O, sadece belli vakitlerde ibadet eden bir insan olmakla yetinmeyip, ubudiyet ufkuna yürür ve bütün gününü kulluk şuuruyla değerlendirir, her an ibadet ediyormuş gibi yaşar. Dünyevî eğilimlerden ve cismanî temayüllerden birazcık sıyrılınca, kendini Cenâb-ı Hakk’a adama ve bir hakikat eri olma hedefi belirir önünde. Bu hedefe ulaşmak maksadıyla, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, hep Allah için düşünme, Allah için konuşma, Allah için muhabbet duyma, “lillah, livechillah, lieclillâh” dairesi içinde kalma ve her zaman Hakk’a müteveccih bulunma denemeleri yapar; bu denemeler neticesinde başarıyı yakalamaya her gün biraz daha yaklaşır. Derken, tam bir vefa ve sadakat insanı olur. Zaten oruç, vefa duygusunun en güzel bir alametidir. Zira o, Allah ile kul arasında yapılmış bir anlaşmadır: Kul, belirli süreler dahilinde, belirli şeylerden vaz geçer ve bu suretle ahdinde vefalı olduğunu gösterir; Cenab-ı Hak da onun mükafatını bizzat Kendisinin vereceğini vaadeder. Allah’a karşı vefalı davranan bir insan, zamanla ailevî ve içtimaî hayatında da tam bir “vefa abidesi” durumuna yükselir. Bu duyguyla, sıla-yı rahimi gözetir; herkese yardım eli uzatır; zekatını ödemekten asla kaçmaz; hatta sadaka vermeye ve infak etmeye hiç doyamaz.

Hakk’la münasebetin önemli bir şiarı da Kur’an okumak, dua dua Cenab-ı Allah’a yalvarmak ve sürekli O’na teveccühte bulunmaktır. Ne var ki, Kur’an-ı Kerim’in işlemeli sandıklar ve ipekten kılıflar arasındaki hapsine son verip, onu dil ve gönüllere şeker-şerbet yapmak da pek çokları için bir manada ancak Ramazan-ı şerifte mümkün olmaktadır. Bu kutlu ay, damaklara bir Kur’an tadı çalmakta ve insanlara bir evrad ü ezkar disiplini de aşılamaktadır.

İşte, bir ay boyunca, yeme-içmeden yatıp kalkmaya, ibadet ü taatten evrad ü ezkâra kadar hayatın hemen her alanıyla alakalı bazı kaide ve kurallar çerçevesinde davranan, bir ölçüde disiplin ruhuna kavuşan ve düzenli yaşamaya alışan insanlar, Ramazan’dan sonra da aynı nizam ve intizamı korumalı, devam ettirmelidirler. Mesela, bir ayın her gecesinde uykuyu bölüp sahurun bereketinden istifade etmeye koşan, bu arada seccadeyle de bir vuslat yaşayan mü’minler, bu otuz geceyi bir temrinat süresi olarak değerlendirmeli ve artık senenin her gecesini bir vuslat koyu bilmeli, gecelerini hiç olmazsa bir kaç rek’at teheccüd namazıyla aydınlatmalıdırlar.

Evet, bir disiplin insanı, nasıl yaşayacağını ve nerede nasıl davranacağını önceden belirler; belli prensipler çerçevesinde kendine bir rota çizer ve attığı her adımı bilerek atar. Bizim, tavır ve davranışlarımızın renk, desen ve çizgilerini de dinimiz çok önceden belirlemiştir. Mesela, Allah’a ve Rasûlü’ne iman bizim için en önemli esastır. Bu esas, sonraki adımlarımızın yönünü de tayin eden bir yol işaretidir. Biz, inandığımız Rabbimizi, rehber bildiğimiz Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i herkese anlatmakla mükellefiz. Dinimizi neşretmek bizim görevimizdir. Dolayısıyla, gönüllere girmeye çalışırız; çok güzel olan İslam’ın güzelliklerini sergilemek için onu güzelce temsil etmeye gayret gösteririz. Bu niyete matuf olarak, dinî kaynaklarımızın şekillendirdiği tavır ve davranışlarımızla insanların arasında bulunur; onlara kendi değerlerimizi tanıtırız. Gönül verdiğimiz hakikatleri herkese anlatmak için, şer’an katî haram olan meselelere girmeme kaydıyla, o mevzuda kullanılmasına cevaz verilen bütün vesileleri kullanır ve ne yapıp edip insanlarla iman hakikatleri arasındaki engelleri kaldırmak için çabalarız. Aynı zamanda, disiplin insanı olmakla kuralcı olmak arasındaki farka da dikkat eder; içinde yaşadığımız zamanın şartlarını da göz önünde bulundurma, kendi kültür ortamımızın gerçeklerini de gözetme ve devrin insanlarına onların anlayacağı bir dil ve üslupla hitap etme gibi hususlara da azami özen gösteririz.

Şayet, kendimizi Cenâb-ı Hakk’ın rızasına adamış ve o rızayı da Zat-ı Uluhiyeti duyurmaya bağlamışsak, artık nerede olursak olalım, hangi şartlar altında bulunursak bulunalım, bizim için durmak, acizliğe düşmek ve mesuliyetten kaçmak söz konusu değildir. Zira, “Bahar gelsin, hava ısınsın, çiçekler açsın, bülbüller ötmeye başlasın... işte o zaman ben de şakırım!” şeklindeki bir düşünce bir disiplin insanının mülahazası olamaz. O kışda da şakımalıdır, yazda da; baharda da güle türküler söylemelidir güzde de. O, her mevsime ve her döneme göre bir dil ve üslup tutturmalı, dilbeste olduğu hakikatleri terennüm etmekten asla geri durmamalıdır.

Tabii ki, böyle bir gönül yüceliği ve bu denli bir disiplin ruhu –hususî bir inayet olmazsa– bir anda kazanılmaz. O ufka ulaşmak, uzun bir zaman ve ciddi temrinat ister. Şu kadar var ki, ramazan bir başlangıçtır ve o güzel hasletlere ulaşmak için çok bereketli bir ekim mevsimidir.

Aslında, inananlar için, insan ömrü bir Ramazan, büluğ çağı imsak vakti ve ölüm de iftar anıdır. Bir aylık Ramazan, bir ömür süren kulluk orucunun alıştırması gibidir. Otuz günde kazandığı güzel hasletleri hayat boyu devam ettirmesini bilenlerdir ki, onlar, burada biraz aç ve susuz kalmaya bedel, ötede “Kullarım, çok defa sizi renginiz kaçmış, benziniz sararmış-solmuş, gözleriniz içine çökmüş ve avurtlarınız çukurlaşmış olarak görüyordum. Buna Benim için katlanıyordunuz. O geçmiş günlerde takdim ettiklerinize bedel haydi bugün afiyetle yeyin, için.” hitabını duyacak ve işte o gün asıl iftarı yapacaklardır.





05-09-2008 22:29 | cevapla | Şikayet Et!
offline sondakika(gökay)
Mesajlar: 18134

151583



Seni İsterim!..

Soru: Ramazan-ı Şerif boyunca, toplumun bütün kesimlerinde az-çok bir farklılık hissediliyor. Bu farklılığı sadece kültüre bağlamak doğru mudur? Bu mübarek ayla gelen canlılıkta kültürümüzün tesiri ne kadardır?

Cevap: Duygu, düşünce ve tasarılar, evvela insanın içinde doğar, şekillenir, sonra da gelişme ortamını bulunca inkişaf eder ve ferdin bütün davranışlarını etkileyen birer unsura dönüşür. Kültür de, ilk önce iman ve iz’an şeklinde belirir, zamanla gelişip umum hayatı kuşatır; derken bütün beşerî davranışlarda ve hayatın her sahasında kendini hissettirir. Kültür, fertlerin düşünce ve his dünyalarının çevreye aksetmesiyle toplum vicdanında varlığa erer; iç ve dış kaynaklardan beslenir, gelişir ve zamanla milletin tabiatının bir derinliği hâline gelir. Öyle ki, mâbedden mektebe, sokaktan kışlaya, evden çarşı-pazara kadar her yerde bütün hayata tesir eder. İnsanlar kültürün tesirine iradî olarak girmeseler de, o iradeleri aşan sırlı bir güçle her zaman kendini onlara dinletir.

Evet, nazarî konular amelîye dönüşerek işlene işlene insanın benliğine mal olur, onun şuuraltı müktesebatını oluşturur; sonra da değişik çağrışımlarla -ki bunlar zemine ya da zamana ait çağrışımlar olabilir- ortaya çıkarak ferdin hal, tavır ve davranışlarına yön verir. Böyle bir yönlendirme neticesinde ortaya konan faaliyetler çok defa zorlanmadan yapılır. İnsan, kültürün bir parçası olarak yaptığı işlerde şuuraltı birikiminin rüzgarını da arkasına alarak daha rahat ve daha istekli hareket eder.

Kültürün Tesiri

Bu itibarla, rûha mâl edilen ama şuur altında uyumakta olan nice inanç, kabul, örf ve âdetler vardır ki, bunlar zaman zaman zihne ait bazı sâik ve vesilelerle uyanır, canlanır, harekete geçer; bazen gayet net, bazen de biraz matlaşmış olarak şekillenip ortaya çıkar. Mesela; biz, Allah’a, Peygamberlere, Kur’an’a ve ahirete iman hakikatlerini her zaman aynı derinlikte gönlümüzde duyamayabiliriz. Bu hakikatleri, delilleri ve tafsilatıyla her an aynı enginlikte hissedemeyebiliriz. Ancak, onlarla alakalı bir hususa azıcık dokunulsa, hemen onları tam kavramış bir insan tavrıyla vaziyet alır ve tepkimizi ortaya koyarız. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e imanımız, bağlılığımız, itimadımız, güvenimiz ve O’nun mesajına olan saygımız açısından duygu ve düşünce dünyamızda hep aynı çizgide bulunamasak ve sürekli sadakat ufkunun insanı olamasak bile, bir kimse bizim o mevzudaki itikadımıza ters bir şey söylese, hemen ona tepki gösteririz ve elden geldiğince onu ikna yoluna gideriz. Çünkü, bu değerler, bizim tabiatımıza mal olmuş, adeta mahiyetimizin bir derinliği ve bir buudu haline gelmiştir.

İşte, böyle çağrıştırıcı ve tetikleyici sebeplerle ortaya çıkan bir inancın da bir kıymeti vardır, hatta o da tam bir inançtır. Bu zaviyeden kültür, Ramazan’la gelen güzellikleri çağrıştıran, onlara karşı istek uyaran ve insanları hayırlı işlerin içinde bulunmaya teşvik eden çok önemli bir faktördür. Kültür, kökü mazimize dayanan bazı değerlerimizi hatırlamaya, onların rüzgarını da arkamıza almaya ve dünün ışığıyla bugünü aydınlatıp hali iyi değerlendirirerek geleceğe de ümitle bakmaya vesiledir.

Bildiğiniz gibi, “tenbih”, Arapça’da uyarma, ikaz ve nasihat demektir ve dilimizde de kullanılmaktadır. Eski kitaplarda dibacelerden (önsözlerden) sonra “tenbih” diye bir bölüm olurdu. Bu kelime, “İstihzaru ma sebaka ventizaru ma seye’tî” şeklinde tarif edilirdi. Bu tabirle ve kitaba konan o bölümle, geçmişten o güne kadar okunan şeyleri bir kere daha hatırlama, önceki malumatı değerlendirme ve onun gölgesinde geleceği bekleme, sonraki bilgilere hazır olma, açık durma manası kastedilirdi. İşte, bu nükte çok önemlidir. Hemen her sahada, geçmişi saygıyla anarak mazinin müktesebatını bir sermaye kabul etmek, hâlin kıymetini bilerek mevcut imkanları güzel kullanmak ve geleceği geçmişin birikimiyle örgülemek gerekmektedir. Zira, şu an rotamızı gösteren şeyler geçmişten tevarüs ettiğimiz şeyler olduğu gibi, gelecekte inkişaf ederek ve gelişerek hayatımızın gidişatını belirleyecek olan şeyler de bugünden miras kalan şeyler olacaktır.

Kökü Mazide Olan Âtî

Kendisine, “Sen hep maziden bahsediyorsun; sürekli Osmanlı çeşmelerini, camilerini dile getiriyorsun; sen bir harabisin, harabatisin.” diyenlere karşı Yahya Kemal, “Ne harabiyim ne harabatiyim / Kökü mazide olan atiyim.” diye cevap vermiştir. Evet, bugünü değerlendirmek için dünü bilmek iktiza etmektedir. Güçlü bir gelecek bekliyorsanız sağlam bir kökünüzün olması lazımdır. Aslında biz bugün kültür mirasımız adına geçmişten tevarüs ettiğimiz şeylerle varız. Gelecekte de varlığımız büyük ölçüde yine onlarla olacaktır. Bugün onların icmaliyle başbaşayız; gelecekte de onların tafsiliyle daha farklı bir konumda bulunacağız; daha doğrusu gelecek nesillerimiz daha farklı bir konumda olacaklar.

İşte, kültürün böyle işin içine çekici bir yanı vardır ve bunu asla hafife almamak gerekir. Biz her zaman geçmişten bize intikal eden değerlerle iç-içe bulunuyoruz. Sonra onlarda derinleşme ve onları daha bir derince ele alıp değerlendirme azmiyle, o andaki hissimize, idrakimize ve şuurumuza bağlı bir inkişafa yürüyoruz.

Mesela, şartlarını, rükunlarını yerine getirerek kıldığınız bir namaz, namaz olarak tamdır ve Allah onun mükafatını verecektir. Fakat, namaz size bir vazifeyi eda etmenin ötesinde değişik şeyleri hatırlatırsa; kıyam, kıraat, rüku ve secde gibi namaz içinde yaptığınız hareketlerin manalarını ve kulluğa bakan yanlarını mülahazaya alırsanız, o zaman, namaz kılıp vazifenizi yaptığınız aynı anda çok farklı derinliklere de yelken açmış olursunuz. Namazın her saniyesinde, farklı bir Zat-ı Uluhiyet mülahazasına ulaşır ve O’nu çok daha farklı duyarsınız. Öyle ki, kendinizi namaza ve onun manasına vermeniz ölçüsünde, bambaşka duyuş ve hissediş ufkuna yürür, o güne kadar hiç tatmadığınız bir yakınlığın lezzetini alır ve “Allah’ım bugün Sana bir kere daha inandım; Senin bizim bildiğimiz manada elin olmaz; fakat şu an Seni kendime o kadar yakın buluyorum ki, adeta yed-i ilahiyenle başımın sıvazlandığını hissediyorum!” deyiverirsiniz. Kıyamda başka, rükûda daha başka ve secdede bambaşka şeyler duyar; kanatlanmış gibi olursunuz. Tahiyyatı okurken meseleyi ayrı bir manaya, mana içinde manaya bağlar; bir nevi Miraç burcuna yükselir; ötelere selam verir ve yücelerden selam alırsınız. Namaz, bazıları için kültürün bir parçası ve folklorik bir hareket haline gelmiş olsa da, siz ondaki sırrı anlamaya çalışmanız nisbetinde onu hiç eskimeyen, renk atmayan, terütaze bir ibadet olarak ele alırsınız. Yine, çokları için, namazdan sonra hemen tesbihat yapıp elleri kaldırarak dua etmek bir folklor haline gelmiştir. Milletimizin tabiatını yansıtır şekilde, bir komut gibi yükselen “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahü Ekber” sesleri kültürümüzün bir yanı olmuştur. Fakat, tesbihatı halis bir ibadet olarak duyma, onu derinleştirme, kulluk renk ve deseniyle tam bezeme ve ibadet şivesi ile Cenab-ı Hakk'a sunma meselesi sizin idrak ve şuurunuza bağlıdır. Siz bütün kalbinizle seferber olur, vicdan mekanizmanızı harekete geçirir, latife-i rabbaniye, irade ve his gibi bütün derinliklerinizle namaza, tesbihe, duaya yönelirseniz, o zaman her şeyde çok farklı manalar bulur, bambaşka hislerle dolar ve adeta doyarsınız.

Ramazan ve Tamamiyet

İşte, kültürün cezbediciliği ile herkes ve her şey bir ölçüde Ramazanlaşıyor. Geçmişten günümüze yansıyan değerlerin güzelliği, çekiciliği ve göz kamaştırıcılığı bizi bugünün şartlarına uygun şekilde Ramazanla bütünleşmeye itiyor. Mahyalar, iftar çadırları, muhtaçlara yardım yarışları, lebaleb dolan camiler, kubbelerden taşan tekbir ve temcid sesleri, hatta ramazan davulu içimizde bambaşka duyguları tutuşturuyor. Bütün bunlar, Kur’an ayının bereketinden istifade etmeye bir çağrı oluyor. O çağrıya koşup, bu mübarek zaman diliminin hediyelerinden bol bol almak da bizim şuuumuza, irademize ve gayretimize kalıyor.

Hasılı, kültürün hatırlatıcılığı ve çekiciliği insanı belki bir noktaya kadar taşır. Fakat, o noktadan sonra insan kalbinin, şuurunun, latife-i rabbaniyesinin ve iradesinin hakkını vermelidir ki, meseleyi daha engince duysun ve her şeyden azami derece de istifade etsin.

Ayrıca, her şeyde olduğu gibi Ramazan’ı idrak etmede ve ondan faydalanmada da tamamiyet çok önemlidir. Kur’an ayı, insana kulluk adına çok mühim ipuçları verir; hayatı kulluk dantelasına göre örgüleme temrinatı yaptırır. Artık, o ipuçlarını değerlendirmek ve kulluk dantelasını tamamlamak insanın iradesine kalmıştır. İnsan iradesinin hakkını vermeli ve Ramazan’da alışıp uygulamaya başladığı güzel amelleri daha sonra da devam ettirmelidir. Mesela, bir ay boyunca îla-yı Kelimetullah vazifesinin gereğini yerine getirip sonra kenara çekilmek işi yarım bırakmak ve tamama erdirmemek demektir. Oysa, bir mü’minin vazife-i asliyesi kulluktur ve kendini adaması icap eden vazife de îlâ-yı kelimetullah yolunda olmaktır. Onun dışında ne kadar şey varsa, hepsi tâli işlerdir. Doktor, mühendis, asker ya da öğretmen olmak tâlî bir iştir; Allah insanı kul olarak yaratmıştır ve mü’min her şeyden önce iyi bir kul olmalıdır. O, gayr-i iradî bir şekilde kul olarak yaratılmıştır; artık kendi iradesiyle de kul olduğunu ortaya koymalıdır. Gayr-i iradî kulluğunu, iradî kullukla derinleştirmelidir.. Çünkü insan, iradesiyle ortaya koyduğu ameller sayesinde Allah’ın rızasını kazanır.

Hedefin Kadar Kıymetlisin!..

Unutulmamalıdır ki, talebin kıymeti insanın kıymetini yükseltir; insan talip olduğu şey ölçüsünde kıymet kazanır. Kimisi mala, mülke, bağa, bahçeye; kimisi makama, mansıba, şöhrete, pâyeye; kimisi keşfe, kerâmete, zevke ve hâle.. kimisi de doğrudan doğruya meâliye tâliptir. Oysa, iman, marifet, muhabbet, aşk ve iştiyakın değerler hanesinde doldurduğu yerleri başka bir şeyle doldurmak mümkün değildir. Bu itibarla, en değerli insan, rıza-i ilahi peşinde olan ve iman, marifet, muhabbet, aşk u iştiyak istikametinde derinleşmeye çalışan insandır. Velîlik, kutupluk ve gavslık gibi makamlar da değildir asıl talep edilmesi gereken. Hakiki bir mü’min, bütün bunları mülahazaya aldığı zaman da tercihini yine iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, aşk u şevk istikametinde kullanmalıdır. O, gavslığı değil, bir gavsın mazhar olduğu imanı, marifeti, muhabbeti dilemelidir. Hep Cenab-ı Hakk’ın rızasını istemeli ve onu dilinden de hiç düşürmemelidir. Zaten, gerçekten onu isteyen bir insan, kendilerince en önemli şeyleri talep edip sürekli onları vird-i zebân edinen kimseler gibi, oturup kalkıp sohbet-i Cânan diyecek, daima O’nu zikredecek ve hep O’nun hoşnutluğunu dileyecektir. İyi bir hayat arkadaşı, salih bir çocuk, güzel bir hizmet ortamı dilediği gibi, hatta onların çok çok üstünde bir arzuyla rıza-yı ilahiyi dileyecek ve sürekli O’nu telaffuz edecektir. Her zaman “Allah’ım, ben Seni istiyorum; rızanı dileniyorum!” duygularıyla dopdolu olacak ve bu mevzuuda çok büyük bir istek ortaya koyacaktır. Böyle bir talepte ısrar etmek, bilerek tercih etmenin, tercihte kararlı duruşun ve sadakatin ifadesidir.

Evet, âşıkâne ve delicesine bu talebin peşinde olmalı; onun tutkunu ve tiryakisi haline gelmeli.. Hatta, namaz kılma gibi en iyi şeyleri o istikamette değerlendirmeli; namazın içinde bile iç mülahazalarıyla O’nun arkasında olduğunu hep ortaya koymalı. Mesela, insan, secdeye vardığı zaman, ağzı ne söylerse söylesin, mülahazaları mutlaka O’nun izzet ve azameti, O’nun rahmet ve merhameti ve O’nun rızası etrafında dönmeli. Dil bazı ayetleri, duaları terennüm etmeli, telaffuz edilen her kelime şuurdan da vize almalı; fakat, iman, yakîn, marifet, aşk ve şevk isteği de tâlî bir ses gibi sürekli gönül diliyle ifade edilmeli. Hakiki mü’min, bütün söz ve hareketlerine rıza mülahazasını içirmeli. Her zaman şu hislerle iç dökmeli: “Allah’ım, mehâfet ve mehâbet duygusuyla gönlümü abad eyle. Senden, fevkalade şeyler istemiyorum; harikuladeliklerle serfirâz bir insan olma peşinde değilim, senin sevdiğin kullardan biri olmayı arzuluyorum. Herkes tarafından bilinen bir insan olmayı değil, bilinmesem de Sen’i çok iyi bilen bir kul olmayı talep ediyorum. İsterse insanlar hiç tanımasınlar, hiç kabul etmesinler, hiç bir yere koymasınlar; bana yeryüzünde ayağımı basacak kadar bile bir yer vermesinler.. ama ben Seni çok iyi bileyim ve marifetine ereyim. Ne olur Allahım, en iyi kime bildirmişsen Kendini, o ölçüde marifet lutfederek sevindir şu aciz bendeni!”

Seni İsterim!..

İşte, bu duygularla meşbu olan bir kul, Allah’ın rızası dışındaki istekler bir anlık gelip kalbine doğduğu zaman, hemen kalkıp bir hata işlemiş gibi tevbe eder.. “Estağfirullah ya Rabbi! Sen’den gayrı değişik şeylere evvelen ve bizzat gönlümü yönlendirdim.. estağfirullah.. Senin hakkını masivaya verdim ve böylece hak yedim. Evvelen ve bizzat gönül verilmesi gereken Sendin; Sana dilbeste olmam Senin hakkındı, benim de vazifem.. vazifede kusur ettim.” der. Alaka ve irtibat açısından o kadar içtendir.. O’nun güç ve kuvvetinin her şeye yetececeği hakkında en küçük bir şirk şaibesine düşmeyecek kadar da muvahhiddir. “Allahım, sadece Senin havl ve kuvvetine sığınıyorum. Dünyalara yetebilecek mekanize ordulara sahip olsam ve onlara küçücük bir değer atfetsem, onu bile Senin kudretine toz kondurma sayarım. Öyle bir cürmü bir şirk kabul ederek başımı yere koyup tevbe etmem gerektiğine inanarım. Çünkü, sen güç ve kuvveti her şeye yetensin.” şeklindeki mülahazalar onun fıtratına mal olmuş imanın, marifetin, duygu ve düşüncelerin gereğidir. Evet, muvahhid bir mü’minin aklından başka kudret, kuvvet, güç ve servetler geçmemeli; o, Cenab-ı Hakk’ın bitmez tükenmez hazineleriyle müstağni olmalıdır.

Bir menkıbede anlatıldığına göre; Harun Reşit, bazı özel günlerde halkına hediyeler dağıtırmış. Teb’asını memnun etmeyi ve halkın gönlünü almayı, Rabbin rızasına bir vesile bilirmiş. Yine hediyeler verdiği bir gün, nedîmi ve doktoru Cafer Bermekî’nin, kapının yanında boynu bükük oturduğunu görmüş. Ona dönerek, “Caferim, sana da birşey vereyim. Herkese bir-iki altın verdim sana on tane vereyim.” diye seslenmiş. Bermekî, “İstemem Sultanım” demiş. Harun Reşit, elli-yüz, ne kadar altın teklif ederse etsin, Bermekî, “istemem” cevabını vermiş. Sonunda Sultan sormuş; “Be adam, peki sen ne istersin?” Cevap, bütün sadıkların duygu ve düşüncelerini yansıtacak türden olmuş: “Seni isterim Sultanım, seni. ben senin sevgine talibim. sen benden razı olduktan sonra sarayın da, malın-mülkün de zaten benim demektir.”

Evet, makam-mansıp, mal-mülk, servet ü sâmân.. bunların hepsi fânî şeylerdir. İnsan bâkiye talip olmalıdır ki, bekâya mazhariyeti yakalasın. Bu mantık ve bu felsefeyle Allah’a yönelmeli ve sadece Cenab-ı Hakk’ın teveccühünü dilemelidir ki, ötelerde sonu olmayan en son nimete, “Ve rıdvanun minallahi ekber = Hepsinden âlâsı ise, Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır.” (Tevbe, 9/72) beyan-ı ilahisiyle hedef gösterilen zirveye ulaşsın.

Hikem-i Atâiye’den “Cenâb-ı Hakk'ı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?” manasına gelen sözü zikreden Bediüzzaman Hazretleri, o ifadeyi şerh sadedinde, “Onu bulan her şey'i bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur.” der. İşte, sadece O’nu talep etme, gerçek istiğnâ ve hakiki hürriyet yoludur.. başka şeylere gönül kaptırıp onlara köle olmaktan kurtulma ve kölelikten sıyrılmanın yoludur... muvahhid mü’minin yoludur.




05-09-2008 22:30 | cevapla | Şikayet Et!

Konuya cevap verebilmek için üye olmanız gerekiyor.. Buraya tiklayip hemen uye olun, sizde aramiza katilin..

Sayfalar: Önceki  1, 2, 3 ... 167, 168, 169 ... 219, 220, 221  Sonraki
Duslersokagi.com. iletisim: bilgi [ @ ] duslersokagi [ nokta ] com