Dusler Sokagi
Üye Girişi | Üye ol | Üye Arama | Üyelik Problemleri
Ana Sayfa
Sen ne yapiyorsun ?
Geri

İlk Aşk (Öykü) Bu yazıyı arkadaşıma yolla
İLK AŞK & SERCAN

Telsizle konuşurken, mandala basarak, önce kendi kodunuzu söyler, sonra hitap ettiğiniz kodu anons edersiniz. İşte hikâyemiz böyle bir telsiz anonsu ile başlar.
Sercan’ın telsizi: Kartal, Kartal beş !..
Kartal, Kartal beş !..Diye çağrı yaparken:
Sercan: Kartal beş, Kartal !..
Dinlemedeyim efendim !..Diye seslenir.
Sercan’ın telsizine seslenen Kartal: Kartal Yirmi muayyen(belirli) yerden sıfır numara kumu yükleyip, Esenevler mevkiine intikal etmiş mi? Tamam.Der.
Kartal 5 de: görev anlaşılmıştır efendim. Derhal bağlantı kurup size bilgi vereceğim. Tamam.Der.
Kartal 5 = Sercan, patronu Kartal = Deli Kadir lakaplı Kadir Bey’in verdiği görevi yerine getirmek üzere, patronunun uğraşıp ta telsizinden ulaşamadığı kamyon şoförünü cep telefonundan arar. Kamyon şoförü Kartal Yirmi, Sercan’a, ırmağın kenarındaki kum ocağında olduğunu, dolum işlemi biter bitmez yola çıkacağını söyler. Sercan da, Esenevler mevkiindeki inşaatın ustası, Kartal 7 kodlu Tık-Tık Necati’ye durumu telsizden bildirir. Akabinde, koordinasyonun sağlandığını patronu Kartal’a haber verir. Kartal’da, telsiz konuşmalarınızı dinledim Sercan, sen koordinasyonun üzerinde olmaya devam et der.

_Sercan, inşaat alanına gider ve arabadan inerken işçilere şaka yollu bağırarak şöyle seslenir.
Hey millet !.. Selamünaleyküm!..
Sakın ola çiviye basmayın!..
Hele boşluğa hiç basmayın haa!..
Sonra düşer ölürsünüz !.. Ananızı öperim !..
Sağdan-soldan, şaka yollu ve sert sataşmalar başlayınca…
Sercan: yüksek sesle gülerek…
Yani ananızın elinden öperim !..Der.
Gülüşmelerin arasından inşaat kulübesindeki Necati ustanın sesi gelir.
Sercan !.. Sercan !..
Yok kaynanasını öptüğüm, gel hele, taze çay var !.. Der.

_Sercan: 23 yaşında, iri sayılabilecek güçlü fizik yapısında, esmer denebilecek ten renginde ve kendine güveni tam, bazı konularda zeki sayılabilecek biridir. Mutlu psikolojisi, yüzünden, gözlerinden, hareketlerinden ve duruşundan açıkça anlaşılabiliyordu. Oysaki Sercan 3 yıl önce, şimdiki patronu Deli Kadir kendisini işyerine çağırttığında, inşaat şirketinin bekleme salonunda tam 6 saat, ağzından bir tek kelime çıkarmadan öylece beklemişti. Deli Kadir’in gözümün önünden ayrılma! Burada ol! Dediği günün ardındaki günlerde de öylece oturmuş, sinmiş, güvensiz bir şekilde beklemişti. Şimdi ise Sercan: Elinde telsizi, belinde taşıma ruhsatlı silahı, altında şirketin arabasıyla, kıran tuvalet bambaşka bir insan olmuştu. Sercan’ın bazen sevimli, bazense sert bakışlı görünümünün ardında, biraz dikkat edildiğinde, gayet duygusal da bir karakteri olduğu rahatça anlaşılabiliyordu.

_Patronu Deli Kadir, bilinen karakterlerin biraz dışında, dik duruşlu ama bir o kadarda aksine, çabuk iletişim kurabilen, her türden toplumsal kesim ile irtibatlı olması gerektiğine inanan, şehrin nabzını nasıl tutabileceğini iyi bilen bir insandır. Deli Kadir’in Deli ön adı, tüm tanıdıkları tarafından benimsenerek verilmiştir. Deli Kadir: Aynen Yeşilçam artisti Kadir İnanır’da olduğu gibi aynı manada kullanılır. Çünkü Kadir Bey, uzak bir tanıdığı ailenin 19 yaşlarındaki kızının, şehrin yarı gayrimeşru bir çetesi tarafından bir haftadır alıkonması ve Adana da ki çetelere satılmak istenmesinden hemen önce, kızı kurtarıp ailesine teslim etmiştir. Emniyet Müdürlüğü’nün bile duyarsız kaldığı (ilgili kanunun boşluklarından dolayı), çok tehlikeli bir hareket olan bu olaydan sonra Kadir Bey’in ismi, aynen Kadir İnanır’ın filmindeki gibi, Deli Kadir olarak kalmıştır.

_Nisan ayının ilk haftasının ilk günüydü. Akşamüzeri, mahalledeki inşaattan çarşıda ki şirketimize doğru geliyordum. Telsizden, Patronum Deli Kadir: Karısını telefonla aramamı ve vereceği alış-veriş listesini temin edip eve götürmemi söyledi. Yolumun üzerindeki ilk markette yavaşladım ve arabayı önüne bir yere park edip içeri girdim. Yengemin (öyle hitap ederim) telefonda söylediklerini bir-bir aldım. Parayı kasiyere ödedim. Kasiyer: Verdiğim 115 Ytl. Nin üstü olarak bana 4 tane 1 Ytl verdi. Bozukları tam cebime koymuştum ki, sağ cebimin bozukluklarla dolu olduğunu, hissettiğim ağırlığından fark ettim. Elimi cebime iyice daldırarak hepsini avuçladım ve çıkartarak gayri ihtiyari kasiyere doğru uzattım:
Affedersiniz! Bunları tüm yapar mısınız? Dediğimde kasiyer:
Gülümseyerek; isterseniz kâğıt bile yaparım! Dedi. Sol elinin yarısını, kendisine uzattığım sağ elimin parmaklarının altına koydu ve sağ eliyle de avucumdaki paraları süpürür gibi diğer avucuna aldı. Bu esnada kasiyerin bakışları, sanki gözlerimden ta içime gidiyordu. Yüzündeki sıcacık tebessüm, gözlerindeki oynaşan kırlangıçlar ve yağmur-yağmur kirpikleri, birden tuhaf bir etkiyle sarıvermişti beni. Çok narin ve güzel olan sıcacık ellerinin dokunuşları ile içime işleyen bakışları arasında, büyülenmiş kalmıştım öylece.

_Ne olduğumu, ne yaptığımı anlayamaz olmuştum. Sersem adımlarla dışarı çıktım ve hemen arabaya poşetleri attığım gibi, zangır-zangır titreyen ellerim-ayaklarımla, acemice sürüşlü bir hal ile arabayla hızla uzaklaştım. 400 metre kadar gittikten sonra sağda bir yerde durdum. Biraz soluklandıktan sonra gidip yengeme malzemeleri teslim ettim. Teras katta oturduğum odama kendimi zor atabilmiştim. Yengemin, malzemeleri alırken ettiği teşekkürü, ancak şimdi duyabilmiştim. Aman tanrım! Neler oluyor bana! Bu halim ne? Diyordum sürekli içimden. Patronum Deli Kadir’in, bana sahip çıkmadan önceki hislerimin aynısıydı sanki bu hissettiklerim.

_Saatler ilerliyor, ilerledikçe içim öyle çok daralıyordu ki sanki bana hiç yer kalmıyor gibiydi. Korkmuş, sinmiş, çaresiz ve yapayalnız hissediyordum kendimi. Kimsesizliğe mahkûm bir çocuk gibi sancılar içinde kıvranıyordum. Yengemin: Sercan!.. Sercan!.. yemeğe in!..dediği sesini zor duyduğumu; uzak vadilerden gelen cılız bir ses tonu gibi algılamamdan anlamıştım. Yemeğimi mırın-kırın yedikten hemen sonra odama tekrar çıkmıştım. İlk düşündüğüm şey, yine eskiden olduğu gibi, korkularımdan kaçmaya çalışmak ve beynimde yarattığım savunma mekanizmalarımı harekete geçirmem gerektiği şeyler oldu.

_Günler geçiyor, adını bilmediğim kasiyer kızdan, ben kaçmaya çalıştıkça o içimi kaplıyor, suyun toprağın üzerinde yürümesi gibi ruhumu sarıyordu. Eskiden tanıdığım herkesle yaptığım şakalaşmalar, karakterimden kaçıp gitmiş ve artık iyice suskunlaşmıştım. Üç hafta kadar sonra, bunun bir sonu olmalı diye düşündüm. O’nunla bir yolunu bulup tanışmaya karar verdim. Korkarak bir yere ulaşamayacağımı iyice düşündükten sonra, beni neyin beklediğini merak etmeye başlamıştım artık.

_Akşam sekiz gibi patronum Deli Kadir’le eve geldik. Biraz sonra yengem mutfaktan seslenerek yemeğin hazır olduğunu söyledi. Çocuklarla hep beraber biz beş kişi, yaprak sarması, tarhana çorbası ve çoban salatalarımızı bir güzel yedikten sonra ben, biraz dolaşmak istediğimi söyleyip müsaade aldım ve dışarı çıktım. Arabayı doğruca marketin önüne sürdüm. Markete yaklaştığımda iyice yavaşladım ama içimdeki korkuya kapılarak arabayı durduramadım. İlerideki bir tekel bayiinden dört bira ve birazda çerez aldım. Pek öyle alkol alma alışkanlığım olmasa da, inşaattaki bekçi ile birlikte oturup biraz laflaşırken içeriz diye düşündüm. O’nu, marketin önünden geçerken gördüğümde, O öyle güzeldi ki, yine içim zangır-zangır titremişti. Marketin çıkış kapısının hemen sol yanında, beyaz yüzü bana dönüktü ve sarıya yakın kumral saçları ise döküm-dökümdü omuzlarında.

_Arabayı inşaat kulübesinin önüne kadar sürdüm. Bekçi Hâki Dayı, kabası bitmiş, duvarlarının yarısı örülmüş, etrafı seyyar ışıklarla aydınlatılmış inşaat halindeki bu iki bloğun arasından geldi. Selamlaştık ve içeri geçtik. Hâki Dayıya elimdeki poşeti uzattım. Hiç bir şey demeden biraları açıp, çerezleri de bir tabağa koyup geçip oturdu karşıma.
Hâki Dayı: Hayırdır evlat sen buraya böyle gelmezdin!..
Boş ver Hâki Dayı!.. Hadi şerefe!..
Hâki Dayı: Şerefe yeğen şerefe !..
Dayı madem sende şerefe dedin, hele bir de bakalım, neyin şerefine içelim!..
Hâki Dayı: Dolara, euroya , Türk parası ve Japon yenine içelim!.. Birde güzelliğin, mutluluğun, bu gecenin şerefine içelim yeğen!.. Dedi.
Sanki bana moral vermek istiyormuş gibi neşeliydi bunu söylerken. Gece ilerlemiş sohbetimiz iyice sıcaklaşmıştı.
Hâki Dayı sana bir şey soracağım!.. Söyle yeğen !.. Dedi Hâki Dayı.
Diyorum ki: Ben üç hafta kadar önce bir kız gördüm ama görüş o görüş. Kız bir daha aklımdan hiç çıkmadı.
Hâki Dayı: Ee !.. Fenamı? Sende aklından çıkarmaya çalışma o zaman!.. Dedi.
Öylede ama dayı, ben daha hiç bir kıza çıkma teklifi yapmadım ki !..
Ben böyle derken Hâki Dayı bastı kahkahayı. Birden utandığımı, yerin dibine girdiğimi hissettim.
Hâki Dayı: Bire yeğen desene bu benim ilk aşkım!.. Dedi.
Evet işte der gibi başımla onayladım.
Hâki Dayı: Yeğen sen şimdi zulada kalmış bir çiçeksin, ama korkma iyi yaptın açıldığına. Sana şimdi çok zormuş gibi gelebilir ama öyle sandığın gibi zor bir konu değil bu aşk konusu.
Hâki Dayı: Bilirsin yeğen, bahanesiz dost köyüne gidilmez. Sende mantıklı bahaneler bulur kızı ziyaret edersin. Böylece, olacağı varsa gerisi kendiliğinden gelir!.. Der.
Benzer sohbetlerden sonra eve uyumaya gittim.

_Bir gün sonra, belediye emlak işlerindeki bazı evraklarımızı takip etmemin ardından, arabayı yavaş-yavaş şehrimizin hemen dışındaki yayla yoluna doğru sürdüm. Hızla batan kızıl güneşin ardından biraz sonra hava iyice karardı. 250.bin kadar nüfusa sahip şehrimiz Osmaniye’yi şimdi 600 metre kadar bir yükseklikten, karanlık gökyüzündeki yıldızlarla şehrimizin ışıkları arasından seyrediyordum. Şehrimiz ve ışıkları, çocukken karanlıkta bir kabın içine topladığımız, ışıl-ışıl yanıp sönen, sayısız ateş böcekleri gibi görünüyordu şimdi. Cd çalara daha önce PC’den kaydettiğim: Rafet El Roman, Feridun Düzağaç ve Yaşar’ın slow müziklerinden oluşan cd mi koydum. Havanın serin dokunuşları, arasında durduğum çamların ve dağ yoncalarının kokusu, sarhoş edici bir etki yapıyordu bende.

_Marketteki O kızın, gözlerini, gülüşünü ve saçlarını koydum karşıma. Saçlarında, öylece, insanı kendiliğinden içine çeken bir fırtına esiyordu. Öyle muhteşem, öyle güzeldiler ki...
Karşımda duran gözleri gittikçe büyüyordu. Baktıkça gözlerine, daha belirgin bir hal aldı açık kahverengi gözbebeklerindeki, koyu kahve ve yeşil parçacıklar. Koyu kahve parçacıklar, sanki dilimlenmiş çukulatalı yaş pastanın içindeki çukulata kırpıntıları gibi öyle çekici, öyle albenili duruyorlardı. Gözlerindeki yeşil harelerse, tünelsiz bir zaman yolculuğuna çıkarıyordu beni. Sonra derin bir orman oldu gözleri, gittikçe gidiyordum bu ormanın içlerine. Orada kendimi görüyor, her adımımda ufaldıkça ufaldığımı hissediyordum.
Offf tanrım! O ne güzel gözlerdi öyle.

_Az sonra kendimi birden şehre girerken buldum. Duygularım, arabayı doğruca marketin önüne çekti. Bu sefer onu gördüğüm anları iyice değerlendirdim. Binlerce fotoğrafını beynime kazıdım. Aceleyle, minik mutfağımda değerlendirebileceğim bir şeyler aldım. Ve işte şimdi O nun tam gözlerindeydim.
Tamam efendim! Dediğini cılız bir ses tonuyla duyduğumda, kendimi, O nun binlerce kez aynı resmini beynime kareliyorken buldum.
Diğer günlerde, bir hafta kadar, her gün marketin raflarından değil, yanındaki camekânlı yerdeki eşyalardan alışveriş yaptım. Artık konuşmalarımıza şakalaşmalarımızda karışıyordu.

_Yeni akşam olmuştu. İyice düşündükten sonra karar verdim, ona bir mesajla çıkma teklifi yapmaya. Telefondaki mesajımın, biraz da şakacı olması gerektiğini düşünerek şöyle yazdım:
‘‘Güle âşık bülbüllerden beterim
Gülüm seni gözlerinden öperim
İki saat izin al da bugün biraz gezelim’’.Sercan.
Bir saat kadar bir sürenin bir yıl gibi uzun bir zamanda geçmesinin ardından, hala cevap gelmemişti. Kendime kızmaya, kendi kendime acele ettiğimi düşünmeye başlamıştım ki olumlu mesaj geldi. Sanırım mesajın gecikmesi, ya işlerinin yoğunluğundan ya da düşünmesinden kaynaklanmıştı.
Tam 19:30 da Ebru’nun mesajında dediği marketin yanındaki yerde hazırdım. Akşam artık iyice çökmüştü şehrimize. Biraz sonra onu fark ettiğimde, O arabanın ön kapısını açıyordu. Hoş geldin demek için oturduğunda, yanaklarından öpmek amacıyla ona uzandığımda, Ebru dudaklarımı öpmeye başlamıştı. Neye uğradığımı şaşırmış bir halde bende onu öpüyordum. Bir an, etraftan geçerken bize bakan birinin gözleri, benim, Ebru’nun dudaklarından telaşla ayrılmamı sağladı. Hemen arabayı çalıştırmamla beraber, oradan daha sakin bir yere doğru sürmem bir oldu.

_Doğruca Osmaniye’yi gösteren yere, Zorkun yayla yoluna sürdüm arabayı. Çamların arasında Osmaniye’yi tepeden görecek şekilde durduğumuzda, sesini ne zaman açtığımı hatırlamadığım o slow şarkılar çalıyordu cd de. Gelirken Ebru hiç konuşmamıştı.
Manzarası harika olan bu yerde durduğum anda, kendimizi yine öyle öpüşüyor bulduk. Ebru’nun, yavaş bir hareketle, ata biner gibi kucağıma oturmaya çalıştığını fark ettiğimde, koltuğu biraz geriye ittim ve koltuğun arka kısmını da biraz geriye doğru yatırdım. Öpüşmelerimizde, arada bir, gözlerime gökyüzündeki ışıl-ışıl yıldızlar çarpıyordu. Ayın gümüş akıtmalı beyaz ışığı da arabanın ön camından gözlerime yansıyordu. Zaman-zaman, çam kokularının içine karışmış, damar-damar dağ yoncası ve ıtır kokuları geliyor, Ebrunun öptüğüm göğüslerindeki teninin kokusuna karışıyordu. Ebru, tutku dolu öpüşmelerimizin arasında, O nu dokunuşları ile tanımak isteyen elimi yakalayıp, o an için öpmediğim diğer göğsünün üstüne koyuyordu.

_Saat 22:00 yi geçiyordu. Ebrunun isteği üzerine evlerinin biraz uzağında durdum. Hemen sonra dört bira ve biraz çerezle bekçi Hâki Dayı’nın yanına vardım. Şuradan-buradan derken saat 12 ye geliyordu. Hâki Dayı’ya dedim: Dayı o bahsettiğim kızla çıkıyorum artık, hatta birazda öpüştük bile. Dedim.
Hâki Dayı da: O zaman sana bir öğüt vereyim ama öpüşürken sakın unutma bu öğüdümü. Dedi. Duygularınıza kapılıp da birlikte olursan kızla ve bir çapanoğlu çıkarda biri seni şikâyet ederse, on yıl hapis yatarsın. Bu sebeple ilk işin, kızın 18 yaşında olup olmadığını öğrenmek olsun. Dedi.

_Sabah erken uyanmıştım. Şirkete doğru giderken fırından taze bir pide aldım. Vardığımda çaycımız çayı demlemiş, çayın taze kokusu her yere yayılmıştı. Bir güzel kahvaltımı yaptıktan sonra, çalışanları beklemeden aşağı inip inşaatları gezmek için tekrar hareket ettim. Akşam olduğunda yine öyle eskisi gibi neşeli olduğumu, günümün güzel geçmesinden fark etmiştim. Şirkete tekrar döndüğümde, patronum Deli Kadir’in şehir dışına çıktığını öğrendim. Yengem ve çocuklarla yemek yedikten sonra arabayla markete, Ebrunun yanına vardım. Yarınki tatil günümüzde, teleferikle Zorkun Yaylasına çıkıp, orada gezmek için sözleştik. Eve döndüm, yatağımda Ebruyu düşünmekten gözüme uyku girmedi. Bende düşüncelerimi dağıtmak için Cengiz Aytmatov’un Gülsarı isimli romanını okumaya başladım. Öylece uyumuş kalmışım. Sabah saat 10:00 gibi Ebruyu aldım, şehrimizin hemen kenarından geçen Karaçayın yanındaki teleferik tesislerine vardık. Arabayı uygun bir yere park ettikten sonra, Ebruyla teleferik kabinine bindik. Öbür adı Amanoslar olan Gâvur Dağı’nın en tepesinde 1700 metrede kurulu Zorkun Yaylasına doğru gitmek için hareket ettik. Sarıçam ormanları, cevizlik, karaçam ormanları ve meşelikler üzerinden, yeşilin dans eden sayısız tonlarının muhteşem seyriyle 15 dakika sonra Karanlık Dere’yi ve Allah-Allah Deresi’ni geçerek, tüm Zorkunun ve Osmaniye’nin su ihtiyacını karşılayan Bahrazın Gözü’nde durduk. Zorkun çarşısının yakınındaki Bahrazın Gözü’nden akan buz gibi su ile ellerimizi, yüzlerimizi yıkadık.

_Zorkun Yaylasının Mahallesi olan Küreci’ye, sonra Küçük Küreci’ye ve ardından Elmalı Yaylasına doğru yürüdük. Elmalıdaki ekmek fırınında bir tepsi tava yaptırıp, bu kuzu tavayı yanında şalgam içerek yedik. Öğleden sonra, yarım saat mesafede olan, aşağıdaki Mitisin Yaylası’na yürüyerek vardık. Çam ağaçlarının arasındaki çay bahçesinde demli çaylarımızı içerken, Ebru ile sohbetlerimiz, bir su neşesinde akıp geçiyordu. Mitisin’in kiraz bahçeleri arasından yürüyerek, akşamüzeri patronum Kadir beyin Zorkundaki evine geldik.

_Zamanın durduğu sevişme saatlerimizde, birbirimizin sıcak tenine dokundurduğumuz her iki öpüş arasındaki sürenin, saliselerle kısaldığı tarifsiz mutlulukların sarmalında sürüklendiğimiz anlar, teleferiğin aşağı inme vaktini geçirmemize kadar sürmüştü.
Tükenmesini istemediğimiz saatlerimizin ardından, bizi Osmaniye’ye götürecek taksiye bindik. İndiğimiz yerdeki arabamıza bindikten ve Ebruyu evlerinin civarında bıraktıktan sonra odama çıktım. Yatağıma uzandığımda harikulade geçen günden geriye bir şey kalmıştı: Kafamın içinde dönüp duran bir soru. Beklide bir cevaptı bu. Ebru bir kadındı. Sorun: Ebrunun bir kadın olması değil, olanlardan sonra Ebru’ya: Ebru artık bir kadındı diyemeyişimdeydi. İçimde kurduğum Ebru ile ilgili gelecek hayallerimin, köklerinden sarsıldığını, kütür-kütür kopan bir şeylerin seslerini, göğsümün ve kafamın içini basan ateşleri, acı sancılarımda hissediyordum. Şimdi içimde yalnızca bir cümle tekrarlanıp duruyordu: Ebru bir kadınmış.

_Üç gün boyunca sadece bunu düşündüm. Ebrunun telefon çağrılarına ve mesajlarına hiç cevap vermedim. Biliyorum oda bana sırılsıklam âşık olmuştu, en az benim ona aşık olduğum kadar. Üç gün boyunca düşünmüştüm. Ve sonunda Onu affetmeye karar verdim. Çünkü onu ruhumda, ruhumun taa derinliklerinde hissediyordum.

_Sonraki günlerdeki buluşmalarımızın birinde, Ebru’ya evlenme teklifi yaptım. Ebru’nun aniden tüm vücudu çözülmüştü. Hıçkırıyordu., Gözbebeklerindeki o çukulata parçacıkları ve cam kırığı yeşil hareleri; sessiz-sessiz akan gözyaşları içinde kalmış,boğuluyor gibiydirler.
Evet! Evet! Evet! Sercan’ım. Ölünceye kadar evet! Sözlerini Ebru, bir kedi yumuşaklığındaki vücut hareketi ile yanaklarını göğsüme yaslarken söylemişti.

_Uygun bir zamanda, babam yerine koyduğum patronum Kadir Bey’e, bir kız arkadaşım olduğunu ve onunla evlenmek istediğimi söyledim. Kadir Bey hiç düşünmeden, birazda şaşırmış bir yüz ifadesiyle: Tabi Sercan! Tabi ki Sercan! Zamanın gelmişti! Diye sevinerek fikrimi onayladı. Sonra, kimlerden, hangi ailenin evladı hanım kızımız diye sordu. Bende isminin Ebru olduğunu, babasının dış ülkeye yük taşıyan kamyon şoförü olduğunu söyledim. Kadir Bey’de hayırlısı olsun oğlum dedi.

_Ebruya, o günün akşamı buluştuğumuzda, Kadir Bey’in fikrini söyledim, birlikte çok sevindik. Arabayla yarım saat dolaştıktan sonra Ebruyu evlerinin yakınında indirdim. İki gün sonra ben, inşaatlarımızın birinde, işçilerle şakalaşırken, telsizden Kadir Bey’in anonsu geldi. Hemen yanına gelmemi, benimle konuşmak istediğini söyledi. Odasına girdiğimde şimdi söyleyeceklerime üzülme dedi. Biliyorum duygu işlerinde üzülmemek biraz zor olur ama sen gerçeği kabullenmek ve üzülmemek zorundasın. Bunu kendin için yapamasan bile benim için, ben istediğim için başarmalı, atlatmalısın dedi ve açıkladı: Gayrimeşruda uyuşturucu hap, çek senet işleri yapan Urfalı Sarı Zakir’i duymuşsundur. İşte onun adamlarından Maho Şakir var, bu Ebru dediğin kız işte o Maho Şakir’in metresiymiş.
O gün, Deli Kadir lakaplı patronu Kadir Bey, Sercan’ı hiç yalnız bırakmadı. O na uzun-uzun yaşama dair, yeniden başlamaya dair şeyler anlattı. BİTTİ.

Şair-Öykü Yzr:Ferudun Ergan
___________________________________________________________________________
KASABADAKİ CİNAYET BEN VE AŞKIM

_Bir tasın içindeki kuru fasulye taneleri gibi, kasabadaki herkes birbirini iyi tanırdı.
_Bakkaldan büyük, marketten küçük, kerpiç duvarlı, kiremit çatılı; bir bahçenin kenarında iliştirilmiş gibi duran bu binayı, alışverişe geldiğim; sürekli gülen, şirin bir kız çocuğu olduğum zamanlardaki anılarımdandır belki de, hep sevimli bulmuşumdur. Aslında benim sevimli bulduğum yer, bu binadan da daha çok, arka bahçesiydi. Hayatımın en mutlu anlarının bir parçasını ben orada yaşadım. 19 yaşımdayken, üniversite tatil dönüşlerimde buluştuğum sevgilimle. Hikâyemde anlatacağım bu cinayete, sevgilimle buluştuğumuz, öyle güzel aşk dolu gecelerimden birinde şahit oldum.

_Bakkal Necip Bey, 47 yaşlarında, ilköğretimden öğretmen emeklisi biridir. Gençliğinde yaşadığı, tutku ve ihtiraslarının sürüklediği ideallerinden yorgun düşmüş, aradığı evliliği de bir türlü yakalayamamış, artık hayata dair hiç bir amacı yokmuş gibi durduğu izlenimi veren kişilik yapısında, orta boylu, bazen sevimli ve bazense mütemadiyen olduğunu sandığım sert bakışlı biriydi. Sanırım Bakkal Necip Bey’in bu kızgın hali, biraz da, nisan ayı başlarında, geçen ay, bir yıllık evli olduğu karısının kendisini aldatırken, komşusu kurnaz bir yaşlı kadın tarafından yakalanmasından da kaynaklanıyor olabilirdi. Yaşlı kadın, herkesin az-çok birbirinin akrabası olduğu kasabada, komşu köylü, şeytanca ihtirasları olan bu kadının, yanındaki erkeği tanımış, bunu yalnızca, torunlarına çok emeği geçtiğini bildiği Bakkal Necip Bey’e birçok öğütlerle birlikte, akıllı hareket edeceğine dair söz aldıktan sonra söylemişti. Bu yüzden Bakkal Necip Bey, bu başına gelen durumu kimse bilsin istememiş, bu sebeple de ayrıldığı eşinin ailesi tarafından‘‘kızımıza iftira attın ’’ şeklinde suçlanıyordu.
_Bir 6 Mayıs Cumartesi sabahı indiğim, kasabamızın 15 km yakınındaki bu şehirden, bir dolmuş taksiye binmiş, taksi şoförüyle, yolda hızlı gitmemesi için kısa bir tartışmadan sonra, kasabamızın hemen dışında inmiştim. Kasabamızı tam ortadan ikiye bölerek, içine derinlemesine inen yoldan, 19 yaşımdaki hayat dolu, pır-pır halimle uçarcasına yürüyordum. Bakkal Necip Bey’in dükkânının önünden geçtikten hemen sonra sağa, sağlı-sollu, ipil-ipil yapraklı kavak ağaçlarının sıralandığı 50 metre ilerdeki evimizin sokağına döndüm. Daha sokağımıza girdiğim ilk adımlarımda, çocukken, okul çıkışlarında, komşu bahçelerin birinde, arkadaşlarımla oyun oynamaktan yorulmuş, bitkin halde, aç-susuz, koşa-koşa evimize gittiğim anılarımın sımsıcak yoğun sarılmaları karşılamıştı beni. Annemin lezzetli yemeklerini çok özlemiştim sanırım. Annemin yemeklerinin güzelliği konusunda hiç kimse tartışamazdı doğrusu benimle.

_Öğleden sonra, hoş geldiğe gelen komşu kız arkadaşlarımla biraz dedikodu yaptık. Aslında en uç noktalara kadar giden konuşmalarımızda kikirdeşmelerimiz, gülüşmelerimiz, hatta kahkahalarımıza karışan çığlıklarımız, ara sıra yanımıza gelen annemi bile yüksek sesle güldürmüştü. İçlerinden en çok sevdiğim arkadaşım Nalân’ın kulağına eğilip, Feridun’un, gelip gelmediğini sordum. İçim kıpır kıpırdı ona karşı. Nalân, abisinin babasıyla birlikte, evlerinin önündeki portakal ağaçlarının havuzlarını düzelttiğini söylediğinde, içimin daha da heyecanla dolduğunu, yüzüme yürüyen kanla birlikte, tüm vücudumun ateş bastığını, biraz utanarak saklamak istedim.

--Saat gecenin 11’ine geliyordu. Aynı odada kaldığımız erkek kardeşim ve diğer odadaki annemle babam uykuya dalalı epey bir süre olmuştu. Alt katı malzeme ve ürün depomuz olan evimizin üst katından, merdivenleri, usulca bir kedi nezaketinde indim. O anki yaşadığım duygularım, muziplik yapmış bir çocuğunkine benzer, sevinç, mutluluk ve hinlik karışımı kıpır-kıpırdı.Hala bu günkü gibi taptaze durur içimde.

_Küçük yaşlarımızdan beri buluştuğumuz sevgilimle, aşkımızın mabedi işte burasıydı. Etrafı sık nar ağaçlarıyla çevrili olan bahçenin tellerini dikkatlice geçtim. Portakal, hurma, erik ve incir ağaçları arasından biraz eğilerek, üstü çinko çatı ile örtülü, etrafı açık, içi dolu saman çuvallarının korunduğu, aşkımızın mabedine gelmiştim işte. Feridun, çiçeğe durmuş portakal ağacının altına oturmuş, beni bekliyordu. Az ilerdeki nar ağaçlarının, ayın gümüş akıtmalı beyaz ışığı altındaki pembe çiçekleri de, sanki özlem-özlem bize bakıyordu. Ayakkabılarımın altında, üstüne bastıkça, hafif nemli hışırtılar çıkaran yaprakların sesinde, sevgilim yavaşça doğrulup bana doğru hamle yaptı. İşte tam o anda, özlemlerimin yemyeşil düşsel vadilerinde, kanat çırpan bir kırlangıç oluvermiştim. Aşkıma sarıldığım anda da çözülüvermiş, kanat çırpamaz olmuş, işte tam oracıkta kollarında yığılıp kalıvermiştim. Özlem, aşk, hasret dolu, hatta bazen de zevk dolu gözyaşlarım, hiç durmayacakmış gibi sessiz-sessiz akıyor, yanaklarıma, çeneme, boğazımın altına, ta göğüslerime kadar damla-damla iniyordu. İç geçirirken hıçkırıklarımda, dudağımın kenarından akan gözyaşlarımın tuzlu tadını, şimdi bile hissedebiliyorum.

_Feridun, yine o bitmek tükenmek bilmeyen, dinine kadar hasret dolu öpücüklerini (bunu kendisi böyle tanımlıyor) benden esirgemiyor, yüzüme, burnuma, gözlerime, dudaklarıma yağdırdıkça yağdırıyordu. Bir saat kadar bir sürenin bir dakika kadar çabucak geçtiği bir zamandı o an. Beni yine, özleminde hissettiğim yalnızlıklarımın psikolojisinden çekip almış, yanaklarıma yine gülücükler konduruvermişti Feridun. Dükkânının önündeki Bakkal Necip Bey’in arkadaşı Gâvur Şapkalı Hacı ile mum ışığındaki sohbeti, yanı başımıza açılan bakkalın arka penceresinden, gecenin sessizliğinde, bize kadar geliyordu. Arada bir düşen bir yaprağın hışırtısı, esen serinliğin etkisindeki, sürtüşen narin erik çilpintilerinin sesi, çok uzaklardan gelen yumuşak nağmeli ince bir keman ezgisi gibiydi. Toprağın ve portakal çiçeklerinin agzotik kokuları, bize en uygun oranda karışmış şekliyle geliyordu sanki. Kısık sesle konuşmalarımızın arasına, gülüşmelerimiz karışıyor, sesimiz duyulmasın diye, ağızlarımızı ağızlarımızla kapatıyorduk. Dudaklarımla mühürlüyordum aşkımın dudaklarını. Onun, nergisliğim dediği göğüslerimin üzerinde, bitimsiz sevişmelerimizin sonunda yığılıp kalmasını çok özlemiştim.

_Yavaşça kollarımı boynuna doladım ve onu, zemine serili boş çuvalların üzerinde uzandığım yere doğru, kendime iyice çektim. Yüzüme yanaklarıma
kadar tüm gövdemi saran, dayanılmaz arzularımın ateşinde, ona sadece bozuk bir ses tonuyla, ‘‘hadi artık’’ diye seslenebilmiştim. O anda kendimi, bazen bir deniz kıyısında, bazen bir dağın tepesinde, bazen de, dörtnala şaha kalkmış bir atın üzerinde, yemyeşil bir ovadan geçer gibi hissediyordum.
Belimin tam ortasında başlayıp iliklerimden geçen bir elektrik, ince bir sızı ile beraber, düzenli periyotlarla kesintisiz gidip geliyordu içimde, ta ki tırnaklarımın uçlarına kadar.

_19 yaşımdaki gençliğimin de verdiği bitmek tükenmek bilmeyen arzularımın beni çıkardığı, tadılmamış aşkların bilmediğim yolculuklarındaki, yeni keşiflerimden bir tanesinin tam ortasındaydım. Çenemin havalandığını, tüm vücudumun bir köprü gibi kasılıp gevşediğini, erik yaprakları arasından yığınlarca yıldızın, gözlerimden, kendimden geçmiş beynimin sarhoş kimliğine gülümsemeler yağdırdığını, tam o anda fark etmiştim. Aniden gözlerimi yıldızlardan kopartır gibi aldım ve aşkımın yüzüne çevirdim. Onu tüm vücudumda istiyordum artık. Ellerimi kollarının altından küreklerine uzattım ve işte tam o anda geçti tüm tırnaklarım aşkımın sırtına. Hepten sırf bal olmuştum, sırf aşk olmuştuk ikimizde. Bir tanemin, nergisliğim dediği göğüslerime düştüğünde, sırılsıklam aşka boyanmıştık ikimizde. Ellerini bulduğunda ellerim, parmaklarını sıkıca geçirdim parmaklarımın arasına, ilikler gibi. Usulca duyulan yaprak hışırtıları, erik çilpintilerinin ince sesi ve toprağın kokusu, iyice karışmıştı sanki bize, tenimize ta içimize kadar. Aşkımın güçsüz, boğuk bir ses tonuyla, aşkım!, bir tanem!, Feride’m! sözleri ve bakkal Necip Bey’in arkadaşıyla, bizi hiçte rahatsız etmeyen sohbetindeki sesi, kulağıma, serin bir rüzgârın nameleri arasında geliyor gibiydi.

_Eski muhtarlardan biri olan Gâvur Şapkalı Hacı, Bakkal Necip Beye, sanırım sohbetlerinin başında bir tabanca getirip vermişti. Bakkal Necip; silahın temiz olup olmadığını soruyor, oda ‘‘yok yok hiç tasalanma sen, Kilis’teki dostlarım bana yanlış yapmaz ’’diyor, hem bu en iyisinden, 14’lü T-1 serisinden bir silah, balıklı-sinekli gibi anlamadığım ilginç tanımlamalar yapıyordu. Hocam! yarın ırmağın kenarına birlikte gider deneriz, sende görürsün diyordu Gâvur Şapkalı Hacı. Bakkal Necip Bey, para çekmecesine koyduğu silahı belirterek, Ya Hacı! Ben silahları pek sevmem de işte ayrıldığım eşimin bir deli kardeşi var, sağda-solda, ileri-geri tehditli konuşuyormuş, ne olur ne olmaz diye aldım işte. Yoksa her kes bilir beni, ben sevgiden, paylaşmadan yana bir insanım. Gerçi sevgi de, paylaşma da artık giderek toplumumuzun geleneksel davranışları olmaktan çıkıyor. Oysaki bu, tüm insanlarımızın bir arada mutlu şekilde yaşamasını sağlayan en önemli dengeleyicisi, yapıştırıcısı konumundaki bir işlevsel kültürümüzdür.

_Bu ilginç sohbete bir tanem Feridun da kulak kabartmıştı benim gibi. Bu esnada ben ona dikkatlice baktığımda, oda bana dikkatlice gözlerini ayırırcasına baktı. Bende ona kısık sesle nee! Dedim. Oda bana nee! Dedi. Bakkalın önünden gelen çay şıngırtısını kast ederek, baş işaretimle birlikte, ‘’hadi şuradan iki çay kap gel de mis gibi içelim!’’ dedim. Gülümseyerek ne demek istediğimi anlamış, gülümseyerek başını olmaz anlamında geriye doğru sallamıştı.

_Saat gecenin 1’i gibi olmuş, giyinmiş, aşkımla evlerimize doğru gitmeye hazırlanıyorduk ki, bakkalın önüne doğru, tekerlek lastiğinin küçük taşları sıkıştırarak çıkardığı seslerle, bir arabanın geldiğini anladım. Arabanın lastiğinden çıkan seslerin kesilmesinin hemen ardından, yüksek sesli bir küfürle beraber iki el silah sesi geldi. Bu esnada biz bakkalın yanımızdaki arka penceresinden, gayrı ihtiyari, bakkalın biri kapalı çift kanatlı kapısına gizlenir gibi bakıyorduk.

_Gördüklerimden en son hatırladığım, Bakkal Necip Beyin, kapıya çarparak kendisini, loş bir mum ışığının yandığı dükkânının içine attığıdır. İşte tam o anda bakkalın ölmediğini anlayan eski kayını, tekrar ateşe başlamıştı ki ben alnımdan vurulup, göğsüne dayandığım sevgilimin ayaklarının dibine öylece yığılmışım. Sonradan öğrendiğim kadarıyla, sevgilim, hemen bana doğru eğilmiş ve alnımın, yüzümün kıpkırmızı kan olduğunu görmesiyle, kesin öldüğümü düşünmüş ve sadece bana Feride! Feride! Diye seslenebilmiş. Benim ölmüş olduğum fikrinin şoku ile beni vurduğunu düşündüğü adam gelmiş aklına. Hızla kırk metre kadar ilerdeki evlerine koşarak gitmiş, babasının tabancası ile yine hızla dükkânın önüne doğru koşmuş. Bu esnada karşılıklı çatışma devam ediyor ve silah sesleri gecenin karanlığını yırtarcasına bütün kasabaya yayılıyormuş. Feridun, bakkalın yirmi metre kadar önündeki, arabayı siper almış bir vaziyette, bakkalın kapısına doğru ateş eden, yan tarafı kendine dönük adamı görünce, hiç tereddütsüz, ‘’Feride’mi vuran alçak adam bu’’ demiş kendi kendine. Daha o saniyeden itibaren Feridun, adamın üstüne doğru koşarak, adama açıktan ateş etmeye başlamış. Feridun, adamın yanına vardığında, adamın, yol kenarındaki sokağı aydınlatan direğin lambasından gelen ışığın altında, kanlar içindeki cesedini görmüş. Hemen arkasından bana gelmek için, bakkalın hemen yanındaki bahçeye açılan tahtadan yapılmış eğreti kapıya doğru yöneldiğinde, karnından vurulmuş olduğunu fark etmiş Feridun. Yine de vurulmuş olduğuna aldırış etmeksizin benim yanıma gelmiş, beni kucağına alıp bakkalın önüne çıkmış. Bu esnada tüm kasabalılar bakkalın önünde birikmiş durumdaymış.

—Feridun’un, yaşadığı şokla kilitlenen beyninin bilinçaltından gelen bu davranışındaki hareketlerinin sebebini, şimdi çok daha iyi anlıyordum. O zaman ise O’nu, böylesine çıldırtan olaydan, bana ne kadar çok ve derinden bağlı olduğunu sadece duygularımla hissedebilmiştim.

__Ben, bir hafta kadar sonra hastaneden taburcu edilmiş ve evimize gelmiştim.
Sevgilim Feridun’sa üç hafta kadar hastanede yattıktan sonra, hapishaneye götürülmüştü. O da, aynı olayda ayağından ve kasığından yaralanmış olan Bakkal Necip Beyle birlikte, ruhsatsız tabanca kullanmaktan 5 ay kadar hapis yattıktan sonra, çıkarıldığı 5. mahkemede, tam teşekküllü nefsi müdafaa nedeniyle serbest bırakıldılar. Tabi bu esnada, mahkeme sürecinde, Feridun’la yaşadığım aşkta yeterince meşruluk kazanmıştı.
____________BİTTİ___________
Öykü yazarı:Ferudun Ergan
__________________________
Yine HAYALİN Düştü

Sancılıydım,
Bir yer arıyordum,
Sen yoktun, sevgilim…

Dağlara çıkmıştım,
Dağlar ne güzeldi.
Gözlerin gibi kocamandı
Sensizdim,hasretin,kokun
Sarmıştı bedenimi,
Sarhoştum…

Sizin hiç erik ağacınız
Oldumu GÜLÜM,
Sevdinmi dallarını
Dolandınmı gövdesine usulca
Yoldaş, arkadaş oldunmu hiç.

Hasretim..Bebeğim..
Hava karardı yine
Akşam oldu yine
Çok özledim seni.
Sanki yanımdaydın.

Ama biliyorum sen yoktun.
Kokun,dolandığım boynun,
Öptüğüm dudağın,
Öldüğüm yanağın,
Biliyorum SEN yoktun.

Biliyorum,
Bana YİNE senin HAYALİN DÜŞTÜ
Resminde,
Yine bana sana bakmak düştü…

-AşkŞairi
--Ferudun ERGAN
--------------------------------
BİR KIRLANGIÇ OYNAŞIR GÖZLERİNDE

Bir kırlangıç oynaşır gözlerinde,
baktıkça yalnızlaşırım.
Cenk durur,zaman susar.
Sakin sonsuzluğunda evrenin,
bir yolculuk başlar.
Ufaldıkça ufalırım.

Sus sevdam sus! ..
Bak! resminde bile ne güzel.
Bir kırlangıç oynaşır gözlerinde,
mor sarmaşıkların sevdalısı,
pembe panjurlu evimizde;
birlikte bakacağız belkide.

Sus sevdam sus! ..
Bir kırlangıç oynaşır gözlerinde;
adı konulmamış bir umutda.

AşkŞairi
Ferudun Ergan
03-05-2008

HER ŞEY BİR HAYALLE BAŞLADI
O YOK DEDİLER
HİSSEDEMEDİLER
& AŞK HEP VARDI &.
AşkŞairi
TÜM ŞİİRLERİ:
http://www.edebiyatdefteri.com/index.asp?istek=tum_siirler&sair=13322&k=detay&Siir_id=78260
RESİMLİ ŞİİRLERİM:
http://www.acemipaylasim.com/balik-opusune-yagmurlar-t39304.html?p=123158

Şikayet et

Tarih: 06.10.2007 2:09 - Okuma Sayısı: 7492 - Yazının Puanı: 10 - Yazar: OpenMavi Bu yazıyı arkadaşıma yolla

Gösterilen Yorumlar 0 - 0 / 0

Yorum ekle

Şiirler | Hikayeler | Komik Hikayeler | Anılar | Güzel Sözler | Fıkralar | Ekart | Nostalji | Yigit Özgür Karikatürleri

Etiket | Forum | Gezi Rehberi
Copyright © 2005 DuslerSokagi.com. Bir eğlence sanatı. | iletisim: iletişim